X



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
“Tarihten Keskin Nişancı Türk Kadınları”
Konudaki Cevap Sayısı
0
Konuyu Açan Kişi
sssssubay
Görüntülenme Sayısı
353





Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
“Tarihten Keskin Nişancı Türk Kadınları”
Yazar Mesaj
sssssubay
''TÜRK''
* Üye

Üye No: 8590
Katılım: Nov 2006
Yer: TÜRK
Mesajlar: 13,071
Grup: Üye
Durum Uzakta

Rep Ver :
Rep Puanı : 128
Ruh Hali
supheli

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #1
“Tarihten Keskin Nişancı Türk Kadınları”

Çanakkale Savaşı'nda kadın nişancı da varmış

'Kadının adı', üzerinden 92 yıl geçtikten sonra Çanakkale Savaşları'nda ortaya çıktı. Bu yöndeki iddiaların biri, kadınların da Gelibolu'da Mehmetçiklerle birlikte savaştığı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) öğretim üyesi Prof. Dr. A. Mete Tunçoku, iddiasına dayanak olarak gösterdiği örneklerden biri Avustralyalı er J.C. Davies'in annesine yazdıkları.


Yazı şöyle:


Alıntı:
"Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915'te keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Çok adamımızı vurdu ama sonra onun da vurulmasına gene de üzüldüm."




Mısır'da yayımlanan bir gazetede çıkan asker mektubu şöyle:

Alıntı:

"15 Ağustos 1915'te bir tepeyi ele geçirme görevi aldık. Pusudaki keskin nişancı Türk kadınların ateşi altında adeta cehennemde ilerlemek gibi bir şeydi... Burada çarpışanların çoğu kadın ve kız. Kendilerini yeşile boyayıp, ağaçlara uyum sağlamışlar."






ÇOMÜ Eğitim Fakültesi'nden Yrd. Doç. Dr. Ahmet Esenkaya da Bulgar gazeteci Wanda Zembrzuska'nın Çanakkale'de görev yapan tek kadın gazeteci olduğunu söyledi. (dha, aa)




Çanakkale Savaşları'nda


“Keskin Nişancı Türk Kadınları”


Efsanesi



Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale cephesi, savaşın ilk cephelerinden biri olmaktan başka, bir de “zorunlulukların yarattığı icatlar”ın denendiği bir cepheydi... Savaş alanının birkaç kilometrekarelik bir arazi içinde sıkışıp kalması, bu alanın çok sert olan coğrafi ve fiziksel özellikleri, özellikle Türk tarafının araç-gereç ve mühimmat eksikliği, burada savaşan insanları “ellerine geçen herşeyle savaşma”ya itmişti...



Örneğin; savaşın ilk günlerinde işgalci güçlerin ellerinde el bombası azdı. Türkler ise, hayli yedekli olan Almanya’da Fransız yapımı el bombalarını sık kullanıyorlardı. Özellikle Anzac’lar, yakın siper savaşlarının yaşandığı Anzac bölgesinde bu silahtan çok zarar görünce, kendi el bombalarını yapmaya başladılar; boşalmış konserve kutuları topluyor ve daha sonra içine patlayıcı, çivi ve metal parçaları koyarak el bombası yapıyorlardı.


Bir diğer örnek lağımcılıktı... Türk ordusunda çok eski tarihlerden beri bulunan lağımcı sınıfı, o güne kadar sadece kalelere taarruzlarda kullanılmıştı. Arıburnu’nda ise, arazi engebeli, yarlar ve vadilerle bezeliydi. Siperler birbirine çok yakın olduğu için hücum etmek de güçleşmişti. Dolayısıyla, toprakta tüneller açılarak karşı siperlerin altına kadar gitme ve oraya büyük miktarda patlayıcı yerleştirilerek düşman siperini havaya uçurup ele geçirme düşünüldü.


İlk uygulama da 5. Tümen'in Bombasırtı’ndaki 14. Alay’ın cephesinde 28 Mayıs’ta yapılmıştı. Ancak, özellikle çoğu madenci olan Anzac askerleri, mukabil lağımlarla Türkler’e karşılık vermekte gecikmedi. Türk güçleri, istihkamcıların (lağımcı) yanısıra, Zonguldak’ta kömür ocaklarında çalışmış gençleri de toplayarak lağım çarpışmalarının yaşandığı siperlere sevketti. Seddülbahir cephesinde bu tür çarpışmalara Alman istihkamcıları da katıldılar... Türkler lağımları kazma-kürekle açarken, düşman hayli modern kazı gereçleri kullanıyordu. Böylece, iki taraf arasında büyük kayba yol açan bir “lağım savaşı” başladı ve savaşın son günü bile lağım patlatıldı.



Türkler, lağım çalışmalarında zamanla, düşman ölülerinden veya zaptedilen siperlerden ele geçen İngiliz veya Avustralya malı siper kazma araçlarını kullanmaya başladılar. Avustralya lağım makinesi, Anzac’ta kullanılması için Prof. Edgeworth David ve E.W. Skeats tarafından geliştirilmişti, ama ancak çarpışmaların sonuna yetişebildi. Araç da sadece Fransa’da ve savaş alanında bir “ilk” olarak kullanıldı.



Savaşın en ilgi çeken silahı ise, “periskoplu tüfek”ti... Siper savaşlarında başlarını bir karış bile kaldıramayan Anzac askerlerinin icat ettiği bu araçla nişan alan asker, başını siperden çıkarmadan düşmana ateş edebiliyordu. Bir tahta kutu içine uyarlanan ayna parçalarıyla yapılan bu basit periskobun işgal edilen bir siperde ele geçmesinden sonra, aynı yöntemi Türkler de uygulamaya başladılar.



Ancak, savaşın belki de en yıldırıcı olayı, gerek periskop, gerekse periskopsuz yapılan “keskin nişancı” (sniper) atışlarıydı... Özellikle Anzac cephesinde yoğun olarak başvurulan bu yöntem, birçok Türk askeri ve düşman subayının ölümüne neden oldu; askerin arasında dehşet saldı... Bu dehşet o kadar yoğun olmuştu ki, "keskin nişancı" olgusundan hemen her mektup ve hatıratta söz edildi.



Keskin nişancılar, Çanakkale cephesinin herzaman en ilginç kişilikleriydi. Eli silah tutan ve attığını vuran askerler, her iki tarafta da el üstünde tutuluyordu... Bunun iki nedeni vardı; birincisi, bu tür beceri sahipleri, nokta atışları ile karşı tarafın rütbeli subaylarını öldürüyor ve komuta ettiği bütün birliğin de moral bozukluğuna ve kargaşaya kapılmasına neden oluyordu. İkinci neden ise çok daha pratikti; karşı tarafa en az sayıda mermiyle en fazla zarar veriliyordu.



Örneğin; General Egerton, 26 Haziran’da Kraliyet İskoç birliğinden Dewar adlı bir subaya “yaptığı iyi atış” için kutlama mesajı göndermişti. Mesajın gerekçesi, Kraliyet Atıcılık yarışması birincisi olan Dewar’ın, 21 Haziran günü, geri hatlara musallat olan bir Türk keskin nişancının vurulması operasyonunu başarıyla tamamlamasıydı...



163. Alay’ın zengin subaylarından biri de, sırf bir Türk keskin nişancısı avlamak için kendi parasıyla Suvla cephesine çok pahalı bir Martini tüfek getirtmişti...



Savaşın ilk günlerinde, bu tür “attığını vuran” kişiler azınlıktaydı... Gerçi, Türk ordusu deneyimli askerlerden oluşuyordu; ama, Çanakkale öncesi neredeyse hiç atış talimi yapamamıştı. Çünkü cephane azdı, tüfek azdı, talimler tahta tüfeklerle yapılıyordu. Birçok taburda askerin yarısı tüfek taşıyabiliyordu. Geri kalanı ancak cepheye sevkedildiğinde edinebilmişti tüfeğini; hücumda vurulan arkadaşının tüfeğini alıp ilerlemek zorundaydı... Üstelik, “boşuna mermi yakılmaması” yolunda sıkı emirler vardı... Çoğu süngü hücumunda, askerin mermi yakmaması için hücum öncesi, kütüklüklerindeki mermiyi teslim etmesi isteniyordu.



Düşman ordusunun şartları ise daha farklıydı. Özellikle yarımadanın kuzeyine çıkarılan birlikler (ANZAC'lar dahil) ilk kez savaş görüyorlardı ve çok kısa süren bir eğitim almışlardı. Güneye çıkan birlikler çok daha deneyimli profesyonel askerlerden (ünlü 29. Kraliyet Tümeni gibi) oluşuyorlardı ama oradaki cephede de keskin nişancıların çalışmasına uygun bir ortam yoktu; siperler kuzeydeki kadar birbirine yakın değildi. Çıkarmanın ilk günü biraz isabetli atış yapan olsa da, bunu yapanlar da sahilleri savunan Türk birliklerinin arasındaydı...



Keskin nişancı (sniper) ismi verilen kişilerin çalışma yöntemi şöyleydi: Nişancı, genellikle çeşitli kamuflajlar altında askerin yoğun olduğu siperlerden uzaklaşır ve karşı tarafın dikkati düşmanı üzerindeyken, onların siperlerini görecek sakin bir köşede sessizce beklerdi... Ne zaman açıkta bir er veya bir subay görürse, ateş eder ve onu tek mermiyle öldürmeye çalışırdı. Bu atışı yaptıktan sonra da muhakkak yer değiştirmesi gerekiyordu, çünkü, 2. bir atışta yeri anlaşılabilirdi. Atışlar 50-150 m. bir mesafeden yapılabiliyordu. Daha kısa mesafe el bombası yemeye, daha uzağı da ıskalamaya neden oluyordu.



Bu yöntem nedeniyle, özellikle Suvla çıkartmasında, çok kayıp verilmesi üzerine, rütbeli subaylar bir sniper'a hedef olmamak için metal işaretlerin olduğu apBravotlerini sökmüşler, bunun yerine omuz ve kollarına kalemle işaret çizmişlerdi... Baklava işareti subayları, çizgiler ise çavuşları betimliyordu...



************************************



Savaş öyküleri içinde bunca öne çıkan “keskin nişancı” olaylarının ciddiyetini ve inandırıcılığını kaybettiren şey ise, “yüzü yeşile boyanmış Türk kadın keskin nişancıları” efsaneleri oldu... Çeşitli kitaplara ve diğer türden yayınlara kadar giren ve sonunda bir hurafeye dönüşen bu “savaş efsanesi”ne göre; Çanakkale cephesinde, Türk askerleri arasında yer alan Türk kadın keskin nişancıları, düşmana göz açtırmamış ve birçok düşman subayı ve asker öldürmüşlerdi... Hatta, bir rivayete göre de, ünlü İngiliz Sandrigham Bölüğü “bulutun içinde kaybolmamış”, aralarında bu kadınların bulunduğu keskin nişancıların kurbanı olmuştu...



Bu bilgilerin gerçekçiliğini sorgulayanların değindiği noktalar ise şunlar:



Birinci Dünya Savaşı öncesi Harbiye Nazırı ve hemen akabinde saraya damat olan Enver Paşa, karısı Naciye Sultan'ın da teşvikiyle 1916 yılının yaz aylarında bir “Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi” kurdurmuştu. Bu cemiyet, o güne kadar çalışma hayatından uzak tutulan Müslüman kadınların iş hayatına kazandırılması amacını gütmüştü. Cemiyetin çok ilgi görmesi ve hızla büyüyüp gelişmesinden cesaret alan Enver Paşa, o güne kadar Osmanlı ordusuna kabul edilmeyen gayrımüslimler için 1911’de yaratılan Amele Taburları benzeri bir oluşum önererek, bir Kadın İşçi Taburu kurulmasını 1. Ordu Komutanı Ferik Es’ad Paşa’ya vermişti.



Es’ad Paşa’nın başlattığı hazırlıklar 3 Ağustos 1917 günü bitirilerek Harbiye Nezareti’ne sunuldu ve bu makamın onayı alınarak kurulum tamamlandı. Buna göre, Kadın 1. İşçi Taburu, merkezi İstanbul'da olan 1. Ordu’ya bağlı olacaktı. Bu birlik, “Birinci Ordu’yı Hümâyûn’a Mensûb Kadın Birinci İşçi Taburu, Hidemât-ı Dâhiliye Talimâtnâmesi” adını taşıyan bir iç hizmet talimatnamesi ile 10 Eylül 1917’de göreve başladı. O tarihe kadar 300 kadar kadının başvuru yaptığı taburda, mevcudun 30 kişisi nakliye, geri kalanı da yol yapımı, siper kazılması, ziraat gibi işlerde çalıştırıldı.



Birinci İşçi Taburu, aslında ilk örnekleri Almanya'da görülmüş, Gürbüz Cemiyeti, Genç Cemiyeti, İzci Teşkilatı gibi paramiliter örgütlenmelerin bir benzeriydi. Osmanlı toplumunda ve tamamı erkeklerden oluşan tüm Osmanlı ordusunda kuşku ve ihtiyatla karşılanmış ve bu nedenle de kısa ömürlü bir deneme olarak tarihe geçmişti. Taburun araziye çıkış mevcudunun hiçbir zaman 50’yi geçmemesi, kadınların da bu işe pek yatkın olmadıklarını göstermişti. Savaşın yenilgiyle sona ermesi üzerine, gerek Enver Paşa'nın yurt dışına kaçması, gerekse Osmanlı ordusunun terhis edilmesi nedeniyle Kadın İşçi Taburu da 1 Ocak 1919 tarihinde lav edildi...



alıntıdır


BiR MiLLeT ÇöKüYoR UmRuMDa BiLe DeĞiL! ÇüNKü Bu OnLaRıN ApTaLLıĞı?




HeRKeS KeNDiNi ArTiST SaNıYoR AmA BiLMiYoRLaRKi YöNeTMeN BeNiM!

14-03-2007 21:22:29 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 

Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Türk Kurtuluş Savaşı kronolojisi filozof_murad 0 748 16-01-2007 11:39:50 AM
Son Mesaj: filozof_murad
  Türk Korsanları sssssubay 0 61 09-01-2007 05:00:05 AM
Son Mesaj: sssssubay

Yazdırılabilir Bir Versiyona Bak
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Abone Ol | Konuyu Favorilerine Ekle

Foruma Git: