X



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?
Konudaki Cevap Sayısı
6
Konuyu Açan Kişi
tolga19
Görüntülenme Sayısı
1164





Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 
ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?
Yazar Mesaj
tolga19
Cehennet ten
* Üye

Üye No: 15781
Katılım: Jan 2007
Yer: smyrna
Mesajlar: 2,223
Grup: Üye
Durum Çevrimdışı

Rep Ver :
Rep Puanı : 7
Ruh Hali
zararsiz

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #1
ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?

ORTADOĞU'DA NELER OLUYOR - BİZ NE YAPMALIYIZ



Dünyayı yöneten emperyalist güç odakları, çeyrek yüzyıldan beri dünyayı yeniden biçimlendirmek, “yeni bir dünya düzeni” kurmak için planlar yapmakta; uluslararası sermaye merkezlerini, diplomatlarını, ordularını dünyanın her köşesinde bu yeniden biçimlendirmeyi gerçekleştirmek amacıyla harekete geçirmiş bulunmaktadırlar. Dünyayı yeniden biçimlendirmek için harekete geçen egemen güç odakları; bu yeniden biçimlendirmede 200 yıllık işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin insanlığa kattığı değerleri ve maddi kazanımları ortadan kaldırmayı da hedeflemektedirler. Böylece onlar “yeni dünyalarını” sermaye güçlerinin çıkarlarından başka hiçbir insani kaygının duyulmadığı bir dünya olarak kurmak istemektedirler. Bu yenileme; ekonominin organizasyonundan siyasete, ideolojik alana kadar hayatın bütün alanlarına bir müdahale olarak ilerlemektedir.

Sermaye güçlerinin kurmak istediği “yeni” düzen:

- Emek mücadelesinin değerlerine ve emeğin kazanımlarına saldırı; işçilerin, emekçilerin yaşama ve çalışma koşullarının sistematik bir içimde kötüleştirilmesi;

- Yığınların politikadan tümüyle dışlanması, özgürlüklerin ve demokratik kazanımların sınırlandırılması;

- Sosyalizm başta olmak üzere insanlığın tüm ileri değerlerini (Aydınlanma değerleri de dahil) dışlama; Ortaçağ güçlerinin ve Ortaçağ değerlerinin (Hıristiyan değerleri) “yeni düzenin ideolojik harcı” yapılması hedefleri doğrultusunda biçimlendirilmek istenmektedir.


Bu amaçla yapılan baskı; tüm dünyada ilerici ve gerici güçleri yeniden saflaşmaya, emperyalizme karşı mücadeleyi yeniden öne çıkarmaya zorlamaktadır. Kurulmak istenen dünyanın müdahale merkezi olarak Ortadoğu’da ve elbette Türkiye’de tüm iç ve dış gelişmeler dolaysız bir biçimde etkilenmektedir.

Bu broşür, ABD’nin Irak’ı işgaliyle ortaya çıkan “yeni durum”un, bugün tartışılan yanları da dikkate alınarak, olup bitenlere “soru-yanıt” yöntemiyle yanıt vererek, dünyada ve Türkiye’de olanları daha anlaşılır kılmayı amaçlamıştır.

Dünyada ne oluyor?

İlk bakışta birbiriyle ayrı gibi görünen iki şey olmaktadır:

1) Yeni Dünya Düzeni’nin (YDD) ilan edilmesinden beri olan şudur: Hem dünya ölçüsünde yoksul ülkelerden zengin ülkelere, hem de tek tek ülkelerde işçi sınıfı ve emekçi sınıflardan burjuvaziye, egemen sınıflara doğru hızlı bir “servet aktarımı süreci” işlemektedir. Neoliberal ekonomik politikalar ya da küreselleşme politikaları denilen bu politikaların etkinliği arttıkça süreç daha da hızlanmaktadır. Deyim yerindeyse dünya enine (yoksul ülkelerle zengin ülkeler) ve boyuna (tek tek ülkelerde emekçi sınıflarla egemen sınıflar arasında) olarak derin uçurumlarla birbirinden ayrılmaktadır. Başka bir söyleyişle; gelişmiş ülkelerle geri ülkeler, ulusal ve uluslararası planda da burjuvazi ile prBravotarya (işçi sınıfı) arasındaki çelişki büyümektedir.

Emperyalist güç odakları; sermayenin dolaşımı önünde engel olan güçleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bunun için emperyalist güçler; 1- Ülkelerin gümrük duvarlarını; 2- Yerel sanayi ve tarımı koruyucu önlemleri; 3- İşçi sınıfının sömürüyü sınırlayıcı kazanımları ve işçi sınıfı mücadelesi ve sosyalizmin kapitalist devlete dayattığı sosyal yükümlülükleri; bir bakıma işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalizmin insanlığa kazandırdıklarını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.

Öte yandan işçi sınıfının uluslararası mücadelesinin ve sosyalizmin baskısından önemli ölçüde kurtulan kapitalizmin kollarındaki zincirler çözülmüş, tekeller arasındaki dizginsiz rekabet güçlü olanın güçsüz olanı ezdiği, yuttuğu bir süreci de hızlandırmıştır. Bu, aynı zamanda emperyalist ülkeler arasındaki çelişkiyi de büyütmekte, henüz istikrarsız da olsa emperyalist kamplaşmaları ve kamplar arasındaki mücadeleyi de gündeme getirmiş bulunmaktadır.

IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası sermaye merkezleri, sistemin denetçileri olduğu kadar öncü kuvvetleri olarak da rol oynamaktadırlar. Bu kurumların sermayenin yayılmasının önündeki engelleri kaldıramadığı durumda ise, emperyalist ülkelerin diplomasisi, ekonomik ambargolar ve nihayet ordular devreye sokulmaktadır.

Ancak; dünyada uluslararası sermayenin hiçbir engele rastlamadan serbestçe dolaşması üstüne kurulup bütün dünyayı evrensel bir barış, adalet ve refah dönemine sokacağı iddiasıyla ortaya atılan “küreselleşme”nin bir ütopya olduğu süreç ilerledikçe daha net görülmektedir. Çünkü uygulanan politikalar dünyayı bir barış ve refah dünyasına değil, tam tersine bir savaş ve yoksulluk dünyasına doğru sürüklemektedir.

2) Dünya kapitalizminin patronu olan ABD, egemenliğini ve bugünkü konumunu sürdürmek ve küreselleşmeden amaçlanan sonuçların elde edilmesi için dünyada bunu engelleyen güçlerin ortadan kaldırılmasının savaş ve şiddet yoluyla yapılmasını savunmakta; bunun için de öteki ülkelere karşı tartışılmaz bir üstünlüğe sahip olduğu askeri güçleri devreye sokmuş bulunmaktadır. ABD ve onunla birleşen emperyalist güç odakları, amaçlarına varmak için işgal dahil her yola başvurmaktadır. Ve 1. Körfez Savaşı’yla başlayan, Avrupa’nın ortasında Yugoslavya’nın parçalanması, Yugoslavya’da iç savaş ve NATO müdahaleleriyle ilerleyen silahlı müdahale, Afganistan ve Irak’ın işgali, Lübnan’a İsrail müdahalesine kadar gelen, bugün Suriye ve İran’ı da hedef alan tehditlerle şekillenen bir “Medeniyetler Savaşı” stratejisi olarak biçimlendirilmektedir. İngiltere’nin de ABD’ye katılmasıyla şekillenen emperyalist saldırı cephesi, küreselleşme politikalarına ve sermayenin serbestçe dolaşımına karşı duran geri kalmış ülkeleri saldırının hedefi yaparken, emperyalist ülkelerde de demokrasi ve özgürlüklere, işçi sınıfının kazanılmış haklarına bir saldırı olarak biçimlenmektedir. Yani, “Medeniyetler Savaşı” bir yandan Batı medeniyeti adına, emperyalist sermayenin dolaşımını engelleyen “geri medeniyetlere” karşı bir savaş olurken, aynı zamanda ABD’nin rakibi emperyalist ülkelere ve Batı medeniyetinin en ileri değerleri olan özgürlüklere, insan haklarına ve demokrasiye karşı da bir savaş biçiminde gelişmektedir.

Bu iki gelişme birbiriyle bağlantısız mıdır?

Tam tersine, ikincisi birincisinin gerçekleştirilmesi amacıyla devreye sokulmuş bir stratejidir. Ama birinci amaçta (küreselleşme politikalarında) tam bir fikir birliği içinde olan emperyalist mihraklar ve kapitalist tekelci birlikler, bu amaçlara varırken kendilerinin avantajlı olmasını, dünyanın yağmalanmasındaki paylarını artırmak istemekte, dolayısıyla birbirlerine karşı da mücadele etmektedirler. Bu yüzden de; küreselleşme politikalarındaki tam fikir birliği, bu politikaların sonuçlarının toplanmasında kavgayı gündeme getirmektedir. İşte “Medeniyetler Savaşı” stratejisi ABD’nin kendi patronluğunda bir “yeni dünya düzeni” kurma stratejisidir. Fransa, Almanya, Rusya, Japonya gibi ülkeler ABD’ye büyük avantaj sağlayan bu stratejiye karşı çıkmaktadırlar. Nitekim Yugoslavya’nın parçalanmasına Rusya karşı çıkarken, Irak’ın işgaline Almanya, Fransa, Rusya, Çin açıkça ve oldukça sert biçimde karşı çıkmışlardır. Yine Lübnan’a yönelik İsrail saldırısına Rusya, Fransa, Almanya ve Çin karşı çıkmıştır. Suriye ve İran’a yönelik önlemler konusunda ABD diğer emperyalist ülkelerden destek bulamamaktadır. Ama bu arada, Amerika’yı engelleyemedikleri her durumda da, önce karşı çıksalar da onunla birleşerek bu stratejinin bir parçası olmaktan da geri durmamaktadırlar. Dahası bugün “Medeniyetler Savaşı” tezine karşı çıkan emperyalist ülkeler de, aslında kendi Bushlarını yetiştirmekte; iç politikada özgürlükler ve demokratik kazanımlar sistematik bir biçimde yok edilmekte ve neoliberal politikaların etkinliği arttıkça, savaş ve askeri müdahale eğiliminin arttığı bir yolda ilerlemektedirler. Ancak şu bir gerçek ki, ABD attığı her adımda rakip emperyalist ülkelerin boğazını sıkmaktadır. Örneğin Irak’ın işgalinin, aslında AB’nin, Çin’in, Japonya’nın, Rusya’nın boğazını sıkma hamlesi olduğunu tüm emperyalist ülkeler bilmektedir. Bu yüzden de “Medeniyetler Savaşı” stratejisi diğer emperyalistleri de kendi aralarında birlikler, yeni mihraklar oluşturmaya zorlamış bulunmaktadır. Bu birliklerin, mihrakların oluşması henüz istikralı bir araya gelişler ve ABD’ye karşı açık bir çatışmayı göze alacak kadar ilerlemese de, sürecin buraya doğru ilerlediği de apaçıktır.

Bugünün dünyasında gerçekten medeniyetler mi birbiriyle çatışıyor?

Bu, ABD emperyalizminin ve ideologlarının tezidir. Onlara göre bugün dünyadaki asıl bölünme, ileri medeniyetle (onlara göre bu Hıristiyan-Yahudi kültürü temelinde yükselen batı medeniyetidir) geri medeniyetler (İslam, Buda, Hindu ve öteki kültürler üstünde gelişen medeniyetler) arasındadır. Ama onlara göre, insanlığı geriye çeken medeniyetlerin en başında İslam kültürü temelinde oluşmuş İslam medeniyeti gelmektedir. “Çünkü daha kuruluşundan itibaren İslam terörle yayılmış bir din olup; bugün de batı medeniyetine karşı terörist saldırılar düzenleyen güçler yetiştirmekte, kimi İslam ülkeleri de bu terörist saldırılara yataklık etmekte, onları besleyip kullanmaktadır!” demektedirler (Bush da Papa da bunu açıkça söyledi).

Oysa bugünün dünyasında gerçek bölünme; burjuvazi ile prBravotarya arasındaki temel bölünmenin yanı sıra; ezilen halklarla emperyalizm arasındaki bölünmedir. Dolayısıyla da; “Medeniyetler Çatışması”, “Medeniyetler Savaşı” tezi bu temel gerçeklerin üstünü örtmek için kullanılmaktadır. Dinler arasındaki düşmanlık öne çıkarılarak, gerçek bölünmeler; 1- Geri ülkelerle gelişmiş ülkeler, 2- Emperyalistlerle ezilen halklar, 3- Burjuvazi ile işçi sınıfı, (egemenlerle halk yığınları) 4- Emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki çelişmeler gözlerden saklanmaya çalışılmaktadır.

Peki, böyle bir tezin öne sürülmesinde amaç nedir?

Her şeyden önce ABD; evrensel boyutta bir “düşman” tanımlayarak devasa askeri gücü, NATO ve öteki askeri ittifaklarının meşruiyetini sağlamayı amaçlamaktadır. İkincisi; ABD böylece, dünyadaki geniş Hıristiyan nüfusu kendi stratejisinin arkasına almakta; emperyalizmin “cephe gerisini” sağlamlaştıran bir zamk olarak Hıristiyanlığı kullanmaktadır. Üçüncüsü; ABD, muhtemel rakibi olacak ve “Medeniyetler Savaşı” tezini benimsemeyen gelişmiş ülkeleri de Hıristiyan değerlerini kullanarak içeriden bölmeyi amaçlamaktadır. Dahası ABD İslam dünyasında, feodal aristokrasiye ve şeriatçı baskılara karşı mücadele eden, Aydınlanma değerlerini benimseyen, özgürlük ve demokrasi isteyen aydınları, demokrat ve ilerici çevreleri de kendi cephesine katmanın bir aracı olarak “Medeniyetler Savaşı” tezini öne sürmektedir. Ve nihayet yukarıda da belirtildiği gibi, emperyalist yağmayı, kapitalist sömürüyü, yani bugün dünyanın varlık içinde yoksulluk çekmesini, açlığın, göçlerin, işsizliğin, yani kapitalizmin eseri olan bu dünyada ABD kendi rolünü saklamak için “ileri-geri uygarlık”, “İslam-Hıristiyan çatışması” gibi iddiaları öne çıkarmaktadır. Kendi eserleri olan dünyayı gizlemeye çalışmaktadır.

Neden İslam hedefe konuyor; Ortadoğu’nun önemi nereden geliyor?

Bunun birinci nedeni, İslam’ın doğuşundan itibaren Hıristiyan dünyası ile savaşa tutuşmuş ve bin 300 yıldır iki din arasında bir husumetin sürüp gelmiş olmasıdır. Öte yandan Ortaçağ’da Haçlı Seferleri’nin 200 yıl boyunca “Müslümanların eline geçen kutsal mekânların kurtarılması savaşı” olarak propaganda edildiğini biliyoruz. İslam fatihlerinin bir yandan İspanya’ya öte yandan da Viyana’ya dayanmış olmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın ortasına kadar uzanmış olması çatışmayı yakın tarihe kadar taşımıştır. Dolayısıyla bugün bir “Haçlı Seferi” düzenlemek isteyenler için böylesi, henüz tümüyle yok olamamış, hem İslamcı siyasi çevreler ve din adamları, hem de Hıristiyanlık üstünden politika yapan partiler ve Kilise tarafından sürekli kaşınan bir yara vardır. Ama eğer Ortadoğu’nun bir başka özelliği olmasaydı bütün bu tarihi ve dinsel çelişmelere emperyalist ideologlar gülüp geçerdi. Bu özellik ise İslam dünyasının, dünyanın doğalgaz ve petrol yataklarının üçte ikisinin üstüne kurulmuş bir dünya olmasıdır. Emperyalist güç odaklarının asıl dikkatleri de bundadır. ABD başta olmak üzere Batılı egemenlerin 200–300 yıldır üstünde tepindikleri topraklarda birdenbire; İslam-Hıristiyan çatışmasını, İslam dünyasının geri-feodal bir dünya olarak kalmasını, milyarlarca doların bir avuç şeyh-aristokrat tarafından har vurulup harman savrulurken geniş halk yığınlarının açlık, sefalet içinde, eğitimsiz, sağlıksız hâlâ Ortaçağ koşullarında yaşıyor olmasını hatırlamaları ve bu sorunları çözmek için, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) gibi bir plan hazırlamalarının nedeni işte bu enerji kaynaklarına el koyma manevrasıdır. Yani Ortadoğu’nun ABD için (elbette öteki emperyalist güç odakları için de) asıl önemi ve İslam’a karşı “Haçlı Seferi”, “Medeniyetler Savaşı” ilan edilmesinin nedeni bölgedeki zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarını ve enerji nakil yollarının stratejik noktalarını ele geçirme amacından gelmektedir.

‘Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin anlamı nedir?

“Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin kısaltılmışı olan GOP; aslında Kuzey Afrika’dan Çin sınırına kadar olan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Emperyalist ideologlardan İslam dünyasındaki Amerikan işbirlikçilerine kadar her cinsten savunucularına bakarsanız GOP’un amacı ABD’nin ya da genel olarak emperyalizmin çıkarları değildir. Bütün amaç, Ortadoğu’ya özgürlük ve demokrasi getirmek; kadın haklarını, insan haklarını egemen kılmak; ezilen ulusları ve mezhepleri özgürleştirmek; açlığa, yoksulluğa, eğitimsizliğe son vererek bölge halklarının refah ve mutluluğunu sağlamaktır! Yani GOP, plancılarının amaç ve stratejilerinden bağımsız bakarsanız; her insanın “uygulansa ne iyi olur” diyeceği bir plandır. Ama gerçekte GOP; ABD’nin dünya egemenliğini ebedileştirmek için girişilen saldırının örtüsü olarak devreye sokulmuş; “Ilımlı İslam-Radikal İslam” ayırımı üstünden İslam dünyasındaki ilerici-devrimci çevrelerin yedeklenmesini de amaçlayan bir “proje”dir. Irak’ta açıkça ortaya çıktığı gibi, GOP’un tek amacı vardır; Amerika’nın çıkarları doğrultusunda bölgenin haritasının yeniden çizilmesine meşruiyet kazandırmak, buna bölge halklarının desteğini sağlamak! Ötesi laftır, “kara propaganda”dır.

Radikal İslam-Ilımlı İslam ayırımı niçin yapılıyor?

Burada amaç, İslam içindeki çeşitli fraksiyonlar arasındaki çatışmalardan yararlanarak, bir bölümü kendi yanlarına çekmektir. İddiaya bakarsanız; İslam’ın ılımlı, reforme edilmiş bir halini savunanlarla İslam’ı şeriatçı amaçları yaymak için kullananlar ayrılmak istenmektedir. Oysa Bush ve Bushçular, Hıristiyanlığın en radikal yanlılarıdır ve bu radikal Hıristiyanlık yorumunu yaymak için uğraşmaktadırlar. Ama İslam’a gelince onun “ılımlı” olanını kendi yanlarına çekmek istemektedirler. Ne var ki burada bile çelişki vardır. Örneğin Suudi Arabistan rejimi ve Vahhabilik, İslam’ın en katı, en radikal yorumudur. Ama ABD’nin bölgedeki en uzun soluklu dostları da onlardır. Ya da “Çeçenler” en radikal İslamcılardır fakat ABD ile bir sorunları olmadığı gibi, tersine ABD tarafından kollanıp desteklenmektedirler. Suriye oldukça reformcu bir İslam’ı savunmaktadır, İran’da Suudi Arabistan’a göre daha ılımlı bir rejim vardır ama ABD bu ülkeleri “terörist ülkeler” olarak hedefe koymuştur. Soruna daha yakından bakıldığında ABD burada da aşırı pragmatist (faydacı) davranarak; kendisinden yana olanları “ılımlı”, kendisine karşı olanları da “radikal İslamcı” ilan etmekte; “radikal İslamcılar”ı da “terörist” olarak nitelemektedir. Dolayısıyla “radikal-ılımlı İslam” ayırımı gerçekte, somut olarak İslam’ın yorumuna göre değil, Amerika’ya karşı tutumla belirlenmektedir: Amerikancı İslamcılar “ılımlı”, ona karşı mücadele edenler ise “radikal İslamcı ve terörist”tir!

ABD Ortadoğu’ya müdahale ederken AB, Rusya, Çin seyir mi ediyor?

Elbette ki seyretmiyorlar. Ama ABD bölgenin haritasını çizmek için savaş gemilerini, uçaklarını, tanklarını ve on binlerce askeri öne sürünce, onunla bu alanda rekabet etme şansı olmayan Avrupa Birliği (AB), bölge ülkeleriyle ilişkilerini sürdürüp, bazen AB’ye rağmen bu ilişkileri yenileyerek etkinliğini artırmaya yöneldi. AB’nin bölge stratejisinin esası, “ABD’nin eninde sonunda bölgeye müdahalesinde başarısızlığa uğrayacağı” varsayımına dayanmaktadır. Onun için de AB, BM ve öteki uluslararası platformları kullanarak ABD’nin istekleri karşısında ayak sürüyerek, onun başarısızlığa uğrayacağı dönemi çabuklaştırmayı amaçlayan yöntemleri kullanmaktadır. Rusya ve Çin ise geleneksel ilişkilerini ve bölgeye yakınlıklarını kullanarak AB ile işbirliği içinde bir çizgi izlemektedirler.

Dünyayı “yeniden düzenlemek” için Ortadoğu’ya yapılan bu müdahale İslam dünyasında nasıl karşılanmaktadır?

Her şeyden önce bu müdahale İslam dünyasında ABD’ye karşı öfke ve nefreti olağanüstü büyütürken, bu tepkiden Batı emperyalizmi de payını almıştır. Radikal karakterli İslami siyasi mihraklara karşı halkın sempatisi artmıştır. Bu durum bölgede kaçınılmaz olarak çeşitli İslami ve milliyetçi ideolojik temellere sahip örgütler içinde ayrışmayı da getirmiş; Müslüman Kardeşler’den Hizbullah’a kadar değişik İslami örgütler ve BAAS gibi Arap milliyetçiliği ile İslam’ı birleştiren örgütlere kadar bütün siyasi mihrakları yeniden tutum almaya zorlamıştır. Amerikan baskısı bu siyasi çevrelerde anti - - Amerikan ve anti - emperyalist eğilimlerin öne çıkmasını sağlamıştır. Irak’ta, olağan koşullarda emperyalizme karşı mücadele etmesi beklenmeyecek güç odakları işgal karşısında mücadeleye girişmişlerdir. Örneğin Irak’ta BAAS’cılar işgale karşı mücadelede temel güç olma rolüne soyunmuşlardır. Hizbullah, herhangi bir İslami esaslı örgüt olmayı aşarak; emperyalizme karşı mücadele örgütü olarak İsrail Siyonizmine karşı bütün Lübnan halkının ve emperyalizme karşı mücadele eden bütün halkların desteğini ve sempatisini kazanmıştır.

Hizbullah’ın, BAAS’ın ya da diğer İslamcı-milliyetçi örgütlerin işgale karşı yürüttükleri mücadele anti - - emperyalist sayılabilir mi?

Anti - emperyalist mücadele; adı üstünde emperyalizmin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek, kendi hegemonyasını kurmak için yürüttüğü mücadeleye karşı duran, emperyalizmin amaçlarını boşa çıkarmak için girişilen mücadele ise anti - emperyalist mücadeledir. Bu bölünme içinde emperyalizme karşı oluşan ittifakta yer alan güçler anti - emperyalist bir tutum almış olurlar. Burada, bu mücadele içinde yer alan güçlerin ideolojik gıdalarını Marksizmden, İslam’dan, Hıristiyanlık’tan ya da herhangi bir milliyetçilikten almış olmaları onların anti - emperyalist olma özelliğini ortadan kaldırmaz. Ancak, bu anti - emperyalizmin ne kadar tutarlı olduğu, olabileceği ise o örgütlerin sınıfsal karakterlerine ve konjonktürel kimi gelişmelere bağlıdır.

“Sol” çevrelerde, “Anti - kapitalist olmadan anti - emperyalist olunmaz” diye bir iddia var; bu iddia doğru değil mi?

Elbette ki değil. Çünkü anti - kapitalizm; kapitalizme tümden karşı olmayı ifade eder. Bu da sınıfsal bakımdan işçi sınıfına, politik bakımdan da sosyalist, komünist partilerin tutumuna karşılık gelir. Eğer bu tez doğru olsaydı, sosyalist partiler dışında kimse anti - emperyalist olamazdı. Bu ise; 20. yüzyılda, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’ndan başlayarak, emperyalist işgallere ve sömürgeciliğe karşı verilen bütün mücadeleleri yok saymak olurdu. Kaldı ki, 20. yüzyıl boyunca, Ekim Devrimi dışında bütün diğer devrimler anti - emperyalist karakterli devrimler olmuşlardır ama bunların çoğu anti - kapitalist karakterli olmamıştır. Eğer, “Anti - kapitalist olmadan anti - emperyalist olunmaz” iddiası doğru olsaydı, anti - emperyalizm kavramına bile hiç ihtiyaç olmazdı. Çünkü anti - kapitalist olmak anti - emperyalist olmayı zaten içereceği için ayrıca bir anti - emperyalizmden söz edilemezdi. Ama şu bir gerçektir. Anti - emperyalist olmadan anti - kapitalist olunamaz. Ne yazık ki; bugün solculuk adına, gerçeklere gözlerini kapayıp sırtını topluma dönmüş, masa başında “toplum mühendisliğine” soyunmuş “solcu” çevreler; laf düzeyinde “anti - kapitalist” sayılacak ama gerçekte emperyalizmin stratejisine bağlanmış siyasi mihraklar her ülkede bol miktarda vardır. Örneğin Irak Komünist Partisi “solcular”ın anladığı anlamda “anti - kapitalist” bir programa sahiptir ama ABD’nin Irak’ı işgaline destek vermiş, bugün de vermektedir. Ama Saddam Hüseyin’in yandaşları ya da kimi İslami temelde şekillenmiş mihraklar anti - kapitalist bir programa sahip değildir fakat Amerikan emperyalizminin Irak’ı işgaline karşı savaşmakta, ölmekte öldürmektedirler. Irak Komünist Partisi mi anti - emperyalisttir yoksa işgal öncesinde anti - emperyalizm filan pek de umurlarında olmayan Saddamcılar ve çeşitli İslami gruplar mı? Yine İranlı mollalar ya da Lübnan Hizbullah’ı da anti - kapitalist bir programa sahip değildir ama Amerika’nın Ortadoğu’da egemen olmasına ve dünyayı kendi çıkarlarına göre yeniden biçimlendirmesine karşı mücadele etmektedirler. Öte yandan kendilerine anti - kapitalist, şu sosyalist, bu komünist diyen çok sayıda İranlı çevre vardır ama onlar; emperyalistlerin İran rejimini yıkmasının “Truva Atları” olmak için Avrupa ve Amerika’da kapı kapı dolaşmaktadırlar. Kim anti - emperyalisttir? Bu emperyalizmin hizmetine girmiş ne idüğü belirsiz ”anti - kapitalistler mi” yoksa İslami bir ideolojik temelden beslenen ama emperyalizmin kurmak istediği düzene direnen mihraklar mı? Ya da Lübnan’a yapılan İsrail saldırısında saldırıya karşı direnen ve programında anti - kapitalist karakter bulunmayan Hizbullah mı anti - emperyalisttir, yoksa “Hizbullah Şeriatçıdır, Ortaçağ düzenini savunduğu için daha ileri olan ve ABD’nin getirmek istediği kapitalizme karşı çıkıyor. Onun için Hizbullah desteklenmez” gerekçeleri arkasında İsrail ve Amerika’nın stratejisine destek sunan kerameti kendinden menkul “solcular” mı?

Emperyalizme karşı olmakla kapitalizme karşı olmanın hiçbir ilişkisi yok mu?

Var elbette. Çünkü emperyalizm kapitalizmin en son aşamasıdır. Bu yüzden de emperyalizme karşı olanlar; eğer tutarlı olurlarsa anti - kapitalist olmak zorundadırlar. Ancak işçi sınıfı dışındaki sınıflar ve onların siyasetlerinden bu ölçüde bir tutarlılık beklenemez. Onlar daha çok emperyalizmin şu ya da bu politikalarına karşı çıkarlar, bu yüzden de onların anti - emperyalizmi tutarsızdır, uzlaşmaya hazırdır; konjonktüreldir. Örneğin Iraklı direnişçiler, Hizbullah, ancak ülkelerini emperyalistler işgal ettiği için ona karşı mücadeleye girişmişler, anti - emperyalist bir pozisyona geçmişlerdir; bu işgal biterse, muhtemeldir ki, emperyalizmle uzlaşmak için manevralara girişeceklerdir. Ama tutarsızlık, onları bugün anti - emperyalist saymamızı engellemez. Çünkü anti - emperyalist mücadele, anti - emperyalist cephe denen şey zaten ancak merkezinde işçi sınıfının ve onun örgütlerinin bulunduğu ölçüde istikrarlı ve tutarlılık kazanan bir cephedir. Bu yüzden de, işçi sınıfının damgasını ve ağırlığını taşımayan anti - emperyalist karakterli devrimlerin pek çoğu kısa süre sonra emperyalizmle uzlaşmaya girişmişlerdir. Ama bunlara bakarak; “anti - kapitalist olunmadan anti - emperyalist olunamaz” demek de siyaseti, çeşitli siyasi ve sınıfsal güçleri kazanmayı, onlarla emperyalizme karşı ortak mücadele birlikleri oluşturmayı reddeden, dolayısıyla emperyalizmin ekmeğine yağ süren bir tutuma karşılık gelir.

ABD’nin bölgeye müdahalesi İslami temelde siyaset yapan güçlerin pozisyonunu etkilemiş midir?

Evet, hem de çok etkilemiştir. Her şeyden önce ABD’nin başını çektiği Batı emperyalizmi, bir “Medeniyetler Savaşı” başlatırken, kendisi de Ortaçağ’ın en gerici güçlerini yardıma çağırmış; aydınlanmanın değerleri karşısına Hıristiyan değerlerini koyarak kendi ülkelerindeki toplumları da yeniden biçimlendirmeye yönelmişlerdir. Bu, ABD’den beslenen ve en gelmiş ülkelerde de etkili olan dini atmosfer, en gelişmiş ülkelerdeki bütün bir Aydınlanma değerlerini geriye doğru atarak Ortaçağ’a dönüş eğilimi, İslam dünyasındaki en gerici güçlere yeni bir dayanak sağlamıştır. “Haçlı Seferleri” kampanyası da (Batı ülkelerinde İslam düşmanlığının yayılması, Papa’nın İslam’ı hedef alan açıklamaları, karikatür krizi gibi provokatif girişimler...) en radikal şeriatçı çevrelerin halk yığınları üstündeki etkisini artırıcı bir rol oynamıştır. Kısacası; “Haçlı Seferi”ne karşı “Cihad” çağrıları güç kazanmıştır. Nitekim İran’da adayların en radikali olan Ahmedinecat’ın beklenmedik bir zafer kazanması, Filistin seçiminde Hamas’ın El Fetih karşısında tahminleri altüst eden başarısı, Lübnan’da Hizbullah’ın kazandığı itibar “radikalizmin” güç kazandığının ifadeleridir. Bütün bunlardan da öte El Kaide gibi İslami kökenli terör örgütlerinin, eylemlerinin pek çok İslam ülkesinde sempatiyle karşılanması, Taliban’ın yeniden Afganistan’ın geniş kırsal alanlarında egemenlik sağlaması, ABD müdahalesine İslam dünyasının tepkisinin somut görüntüleridir.

Aynı zamanda bu baskı; eskiden beri sadece “şeriat yasaları” ve “kâfirlere karşı cihad” çerçevesinde düşünüp eylemde bulunan örgütlerde de anti - Amerikan olan-olmayan, hatta anti - emperyalist olan-olmayan ayırımı tartışmalarını da gündeme getirmiş bulunmaktadır. Amerikan baskısının bölgede artması, bu baskılara karşı tepkileri de artıracak, dolayısıyla bu örgütlerin anti - emperyalist olanlar-olmayanlar olarak ayrışmasını hızlandıracaktır. Irak’ın işgali, Lübnan’a İsrail saldırısı ve Irak’taki iç savaşın şiddetlenmesi ABD’yi ve onun bölgedeki müdahalelerini İslami temelde politika yapan örgütlerin gündemine daha çok getirecektir. Bu da bu örgütlerin mücadele çizgilerini yeniden biçimlendirmesini zorlayacaktır.

Taliban, El Kaide, Hamas, Hizbullah aynı karakterde örgütler midir?

Bu sorunun yanıtı hem evettir, hem hayır! Bunlar İslami karakterli, ideolojik gıdalarını İslami ilkelerden alan örgütler olarak ortak bir karaktere sahiptir. ABD ve emperyalizmin ideologları, onların bu ortak özelliğinden yola çıkarak, tümünü “terörist” kavramıyla nitelemeyi tercih ediyorlar. Ama bu ortak ideolojik temele karşın bu örgütler birbirinden çok farklıdır. Taliban aşırı dinci bir İslamcı örgüt olarak bütün modern değerlere karşı “Cihad” ilan etmiş bir organizasyonudur. Adını yüzlerce, binlerce masumu öldüren terörist eylemlerle duyuran El Kaide, kim tarafından hangi amaçlar için kullanıldığı bile belirsiz bir terör organizasyondur. Bu örgütün emperyalist kimi kurumlara yönelik saldırılar yapması onun anti - emperyalist mücadele içinde olduğunu göstermez. Tersine onun bu eylemleri muhtemel bir anti - emperyalist mücadeleyi de bölüp parçalamaktadır. Nitekim Irak direnişi içinde El Kaide; önce sivil hedefleri vurarak direnişle Irak halkı arasında çatışma yaratmaya yönelirken izlediği bu çizgiyi bir Sünni-Şii savaşı çıkarmaya kadar götürmüş bulunmaktadır. Dolayısıyla El Kaide ve onun değişik adlar altındaki türevleri, Amerikan karşıtı görünmesine karşın, ABD emperyalizminin stratejisine hizmet eden, onu halkların gözünde haklı ve insanlıktan yana bir rol oynuyor gösteren bir çizgiye düşmüştür.

Hamas ise Filistin halkının desteğini ve saygısını kazanmış bir siyasi parti olarak halktan yüzde 60 dolayında oy almış, pek çok bakımdan halkçı bir karakter de gösteren bir dini-siyasi örgüt olarak vardır. Zaman zaman terörist yöntemler kullansa da, bunlar Filistin davasından onu koparacak düzeyde değildir. Sonuçta Hamas, Filistin halkının çıkarlarını temsil etme ve Siyonizm’e karşı mücadelenin önemli bir gücü olarak vardır.

Hizbullah ise; İsrail’e karşı giriştiği son savaştaki tutumuyla Ortadoğu ve İslam dünyasında emperyalizme karşı mücadele eden en tutarlı dini-siyasi mihrak olarak ortaya çıkmıştır. Bu yüzden de Hizbullah’ın bu çıkışının diğer Arap-İslam ülkelerinde de etkisinin gelişmesi, emperyalizme karşı mücadeleleri olumlu etkilemesi beklenmelidir. Dahası Hizbullah, halk yığınlarıyla yakın ilişki içinde, Lübnan Komünist Partisi’nden başlayarak laik ya da farklı dini örgütlenmelerle ilişkiler kurmayı başaran bir örgüt olmasından dolayı dönemin en dikkat çekici örgütü olarak kendisini ortaya koymuştur.

Ebette ki, Ortadoğu’da pek çok dini-siyasi örgütlenme vardır ve bunlar ABD baskısı ve emperyalizmin müdahaleleri arttıkça ayrışacak; mücadelenin içindeki bütün örgütler emperyalizme karşı mı yoksa onun yedeğinde mi olacaklarına karar vermek zorunda kalacaklardır. Bu yüzden de İslam dünyasındaki bu türden örgütlerin her biri ayrışmak, saflarını yeniden belirlemekle karşı karşıyadır. Burada asıl olan anti - emperyalist devrimci güçlerin bu gelişmeleri doğru değerlendirip gelişmelere müdahale etmesi, İslami temelde biçimlenmiş örgütlerin mümkün olduğunca anti - emperyalist karakterli bir mücadele hattına çekilmesidir.

Emperyalizme karşı mücadele içinde bu mihrakları anti - emperyalist görmekle, milliyetçiliğe ve şeriatçılığa taviz verilmiş olunmuyor mu?

Politikanın somut koşulların somut tahlilinin üstüne oturtulduğunu anlamayanlar bu iddialarda hep bulunmuşlardır. Özelleştirmeye karşı mücadele eden işçileri de, “Özel sektöre karşı devlet kapitalizmini savunmak” biçiminde suçlamışlardır. IMF ve Dünya Bankası’na, onların politikalarına karşı sosyal hakları, ulusal sanayiyi ve tarımı savunanları da aynı biçimde, “milliyetçi”, “ulusal kapitalizm yanlısı” olarak damgalamışlardır. Şimdi yine, aşağı yukarı aynı çevreler, emperyalizmin saldırılarına karşı ülkesini savunanlar için sanki bilinmez bir şey söylüyor gibi; “Bunlar dinci, şeriatçı. Bunları desteklemek demek bölgenin Ortaçağ karanlığında kalmasını savunmak, şeriatçılara, milliyetçilere taviz vermektir!” diyorlar. Burada görülmeyen, görülmek istenmeyen gerçek; uluslararası sermayenin dolaşımının önündeki engelleri kaldırmasını engelleyen politikalara karşı çıkmanın milliyetçilik değil emperyalizme karşı mücadele etmek olduğudur. Burada kimi milliyetçi çevrelerle benzer bir söylem ya da tutum almak bir çelişki değil emperyalizmin politikalarının ulaştığı geriliğin bir ifadesidir. Ki bunun anlamı, emperyalist müdahalelerin milliyetçi ve dinci örgütlenmeleri bile karşısına alacak kadar derinleşmiş olduğudur. Başka bir söyleyişle, emperyalist müdahaleler karşısında kendi ülkelerini savunan, dinci ya da milliyetçi temelde siyaset yapan mihrakları desteklemek, dinciliği, şeriatı, milliyetçiliği değil, onların emperyalizme karşı tutumlarını desteklemektir.

Elbette ki dini temelde oluşan bu türden örgütler şeriatçı bir dünya görüşünü, Ortaçağ fikirlerini savunmaktadırlar ve onların bu fikirlerine ve amaçlarına karşı ideolojik mücadele kesintisiz sürdürülmek zorundadır. Aynı şey milliyetçi mihraklar için de geçerlidir. Ama burada tartışılan, onların emperyalizme, onun çeşitli politikalarına karşı tavır almalarıdır. Onlar bu tavrı aldıkça da elbette ki, yukarıda belirtilen çerçevede onlarla yan yana olmak zorunludur.

İslam dünyasındaki bu anti - Amerikan tepkinin yükselmesinin nedeni, ABD’nin bölgeye askeri olarak saldırmasının yanı sıra, bölge halklarının kutsal bildiği değerlere karşı giriştiği savaştır ve dolayısıyla da tepkinin böyle; işgale, statükonun bozulmasına karşı ve dinsel motiflerle bezeli olarak ortaya çıkması doğaldır.

Emperyalistlerin çizdiği statükoyu neden koruyoruz; buna mecbur muyuz?

Ortadoğu’nun mevcut statükosunun 1. ve 2. Dünya savaşları sonrasında kurulduğu, dolayısıyla önemli ölçüde emperyalist çıkarların ifadesi olduğu bir gerçektir. Ancak bu yapı, bugün ABD emperyalizminin ayak bağı haline gelmiştir. Onun için “yeni Ortadoğu”dan, bölgenin haritasının yeniden çizilmesi zorunluluğundan söz ediyorlar. Sadece söz de etmiyorlar, “GOP” adı altında bölgeyi yeniden biçimlendirme amaçlı bir “projeyi” de devreye sokmuş bulunuyorlar. Afganistan ve Irak’ın işgali, Suriye ve İran’a yönelik kuşatma, Türkiye ve öteki bölge ülkeleri üstündeki baskılar, Lübnan’a İsrail’in eliyle yöneltilen saldırı bu planın uygulanması içindir. Bu plana karşı mücadele de; özelleştirmelere karşı çıkmada milliyetçilerle yan yana görülme gibi, burada eski statükoyu savunma olarak görülmektedir. Oysa gerçek, bu görüntüden daha farklıdır. Emperyalizm mevcut statükoyu bozup kendi çıkarlarına daha uygun yeni bir statü oluşturmak istediği için biz karşı çıkıyoruz ve mevcut statünün de ABD’nin değil bölge halklarının çıkarları ve istekleri doğrultusunda bozulup yeniden kurulmasından yana bir tutum alıyoruz. Bugün örneğin “Irak’ın toprak bütünlüğü” artık halkları birbirine boğazlatmanın bir nedeni haline gelirse, elbette ki ikiye, üçe bölünmüş bir Irak’ı savunmak kaçınılmaz olur. Ve bu bölünmede, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde yeni ülkelerin birbiriyle yan yana, dostça yaşaması için mücadele etmek gündeme gelecektir. Dahası bu yeni ülkelerin yeniden inşası, toplumsal yaşamın yeniden kurulmasında emperyalist müdahaleleri püskürtecek, ülke kaynaklarının halkın yararına kullanılması, bu yeni ülkelerin bölge ülkeleriyle dostluğunu geliştirecek imkanların gerçek olması için çalışılacaktır. Bu yüzden de bugün asıl olan; bölgenin yeniden şekillendirilmesinde emperyalistlerin müdahalelerini püskürtmektir. Bu da, bazen “statüko”yu savunarak, bazen yeni durumları emperyalistlerin amaçlarına karşı bir pozisyona çekerek olacaktır. Burada asıl olan emperyalistlerin bölgeyi bir kez daha kendi çıkarlarına göre planlamasının önüne geçmek, bölge halkları arasında yeni boğazlaşmalara fırsat vermemek, halklar arasındaki kardeşliğin ve barışın koşullarını oluşturmak için mücadele etmektir. Burada en önemli ilke “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nın kayıtsız koşulsuz savunulmasıdır.

Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı (UKKTH) neden bu kadar önemlidir?

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı; iki bakımdan kilit önemdedir. Birincisi; Ortadoğu ülkelerinin çoğu, çok uluslu ülkelerdir ve UKKTH, bu ulusların barış içinde bir arada kalmalarının ya da yine barış içinde, ileride gerçek ve gönüllü birlikler kurma imkanını daha ileri götürerek ayrılmalarının da ilkesi olarak önemlidir. İkincisi farklı ulusların ve ulusal devletlerin emperyalizme karşı birleşmelerinin, ortak bir anti - emperyalist cephe oluşturmalarının da temelidir. Yani uluslar ve ulusal devletler; rejimlerinin farklılığını emperyalizme karşı ortak hareket etmelerinin bir engeli görmeden bir araya gelebilirler. Burada esas olan ülkelerin birbirleri aleyhine emperyalistlerin politikalarına yedeklenmemeleri ve birbirinin iç işlerine karışmamalarıdır. Ancak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının temel olduğu bir demokratik platform, hem bölge ülkelerinin demokratikleşmesinin hem de emperyalizme karşı anti - emperyalist birlikler oluşturulmasının temeli olarak önemlidir. Bu aynı zamanda “solcuları” masa başında halkların, ulusların nasıl yönetileceklerine karar verme “zahmeti”nden kurtaracak bir ilkedir de. Bu yüzden de; UKKTH ilkesi son derece önemli bir ilkedir.

Bu dünya tablosu içinde Türkiye nereye oturmaktadır?

Bu tabloda Türkiye’nin yeri, haritadaki yeri gibidir. Bir yandan NATO üyesi, Batı emperyalizminin egemenliği stratejisinin sadık bir üyesi olarak Batı emperyalizmine uyum sağlamak için yanıp yakılan bir Türkiye varken öte yandan, emperyalizme karşı kurtuluş savaşı vermiş, bir demokratik devrimi başlatmış ama bunu ilerletememiş; dolayısıyla “demokratik bir cumhuriyet”in olmazsa olmazı olan Kürt sorunu, laisizm sorunu gibi temel sorunlarını çözememiş, dahası son yarım yüzyılı Amerikan himayesinde ve bu yarım yüzyılın en gerici güçleriyle ittifak içinde geçirmiş bir Türkiye vardır. ABD kendi stratejisini gerçekleştirmek için geliştirdiği GOP’ta Türkiye’ye, “ön cephe ülkesi” rolü vermiştir. AKP hükümeti de bu rolü benimsediğini açıkça ilan ettiği gibi bunu her vesile ile yinelemektedir. Denebilir ki, AKP Hükümeti her sıkıştığında, “Türkiye ABD’nin stratejik müttefikidir ve GOP’ta öncü rol oynamayı üslenmiştir. Bu doğrultuda üstüne düşenleri yerine getirmek için büyük bir gayret içindedir” demektedir. Hükmet ve Amerikancılar, “1 Mart Kararnamesi”nin reddedilmesini bir “yol kazası” olarak değerlendirmekte, bir daha benzer kazaların olmaması için çaba harcamaktadırlar. Ancak Türkiye’nin ABD’nin “Medeniyetler Savaşı” stratejisi çerçevesinde Türkiye’den beklentileri, ‘60’lı, ‘70’li yıllardaki beklentilerine göre çok yükselmiş, hükümet ve askeri yetkililer bunu “anlayamadıkları” için Irak’ın işgali sürecinde, ABD ile çelişki içine düşmüşlerdir! “Çuval vakası” ve sonrasında ABD yönetiminden gelen hükümet ve Genelkurmayı açıkça hedef alan eleştiriler ve aşağılamalar; Türkiye’deki Amerikancıları yeni duruma uydurmak için araç olarak kullanılmıştır. Ancak, Türkiye’deki Amerikan karşıtlığının çok yükselmesi (yapılan anketler dünyada ABD karşıtlığının en yüksek olduğu ülkenin Türkiye olduğunu göstermektedir), ABD’nin bölgede Türkiye’den isteklerinin komşularıyla silahlı çatışmaya girmeyi isteyecek kadar yükselmesi gibi nedenler, uluslararası platformlarda olduğu kadar içerdeki iktidar çatışmalarında da ABD’nin desteğine muhtaç hükümetin ve Amerika’nın her renkten işbirlikçilerinin işlerini son derece güçleştirmiş bulunmaktadır. Bütün bunların da ötesinde, Irak’ın işgaliyle birlikte ABD Türkiye’ye “sınır komşusu” olmuştur. Burada şunu söylemek gerekir ki; Türkiye Ortadoğu’nun ekonomik sistemi, siyasi sistemi, askeri imkanları, eğitim düzeyi, kültürel birikimi ve Batı uygarlığının değerleriyle buluşması gibi gelişmişlik kriterleri bakımından en gelişmiş ülkesidir. Bu durum; bölgenin çelişkilerinin Türkiye’de en açık ve örtüsüz olarak görülmesini de beraberinde getirmektedir. Kürt sorunu, laisizm sorunu, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, işçilerin ve emekçilerin örgütlenme özgürlükleri gibi demokratikleşme sorunları çözüm dayatmakta; Suudi Arabistan, Kuveyt, Suriye, İran vb. için sorun olmayan pek çok konu (Kürt sorunu, laisizm sorunu gibi büyük sorunların yanı sıra “Türban sorunu”, “Diyanet sorunu”, “İmam Hatipler sorunu”, “YÖK sorunu”, “ifade ve örgütlenme özgürlüğü (301, TMY) sorunları”...) Türkiye için “çözülmezse kronikleşip kriz yaratan bir sorun”a dönüşmektedir.

ABD’nin bölgeye müdahalesinin Türkiye’de, siyasi alanda etkileri olmuş mudur?

ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye üstündeki baskısı her şeyden önce Türk, Kürt, Alevi, Sünni her milliyet ve mezhepten halk yığınları arasında ABD karşıtlığını olağanüstü büyütmüştür. Bu yüzden de bugün Türkiye’de en kolay şey, ABD’ye karşı olduğunu ilan etmek ya da ABD’nin Irak ya da Ortadoğu’da yaptıklarını eleştirmek olmuştur. Öte yandan burjuva siyaset yelpazesinin sağında ve “solunda”ki siyasi mihraklarda da ABD karşıtı söylem, milliyetçilik ve İslam dini üstünden siyaset yapma eğilimlerini güçlendirmiştir. CHP’nin MHP ile aynı argümanlarla konuşması, Kızılelmacı ”solcular”ın MHP’yi bile aşan milliyetçi bir söylem ve tutuma yönelmeleri, yığınları kazanmak için milliyetçi sloganları öne çıkarmaları, ABD’nin yaptığı baskının sonuçlarının bir yönü olarak ortaya çıkmıştır. Yine bu baskı, bütün burjuva siyasi mihrakların İslami değerleri daha çok öne çıkarmalarına yol açtığı gibi, İslami temelde siyaset yapan çeşitli çevrelerde anti - Amerikan ve nispeten anti - emperyalist bir söylemi de öne çıkarmıştır. Bu saflaşmada ABD’nin “Ilımlı İslamcı” olarak iktidara gelmesinde statüko yanlısı güç odaklarıyla hesaplaşmada destek verdiği AKP, “Ilımlı Amerikancı” bir çizgide ısrar ederek ABD’nin desteğine oynamaya devam etmektedir. Yine bölgeye ABD müdahalesi, özellikle de Irak’ta Barzani ve Talabani’nin liderliğinde bir Kürdistan kurulması yönündeki gelişmeler, Türkiye’deki Kürtlerin, özellikle de üst sınıflardan Kürt çevrelerin dikkatini çekmiştir. Bu kesimin Kürt sorununun “Amerikancı çözümüne” giderek daha yakınlaştığı da bir gerçektir. Gerçi bu saflaşma daha çok Barzani-Talabani çizgisine yakınlık ile PKK çizgisine yakınlık saflaşması olarak görünse de, bu görünüş bölge çapında düşünüldüğünde Amerikancı çözüme yakın ya da ona karşı olmaya karşılık gelmektedir.

Şu açıkça görülmelidir ki; Türkiye’de yükselen Amerikan karşıtlığı, emperyalizme karşı olmak bilinci üstünden değil, bir yandan Türk milliyetçiliği (tepki olarak Kürt milliyetçiliği) öte yandan da Hıristiyan-Yahudi kültürü üstünden şekillenen Batının İslam’a karşı “Haçlı Seferi” ilan etmesine tepki olarak biçimlenmektedir. Dolayısıyla bu karşıtlığın anti - emperyalist çizgiye çekilmesi mücadelesi aynı zamanda milliyetçiliğe ve “şeriat”a karşı ideolojik düzlemdeki mücadeleyi yükseltmeyi de birlikte ele almayı gerektirmektedir.

Başka bir söyleyişle; bugün, anti - emperyalist mücadele cephesine katılma potansiyeli taşıyan mihraklar Türkiye’de bir yandan milliyetçilik, öte yandan da din üstünden siyaset yapma ve şeriatçı eğilimlerle de malul olacaktır. Onun içindir ki; tertemiz anti - emperyalistler arayanlar bu aradıklarını bulamayacaklardır. Tersine anti - emperyalist mücadeleye katılanlar aynı zamanda anti - emperyalizmle çelişen fikirler ve inançlarla; emperyalist baskıya bir “tepki” olarak bu mücadeleye katılacaklardır. Ve bizler buna rağmen, bu güçleri emperyalizme karşı birleştirme çabalarımızı aynı zamanda onların bulundukları ideolojik platformu eleştirmeyi de ihmal etmeden sürdürmek zorundayız.

ABD’nin müdahalesi Türkiye’de Kürt sorununu etkilemiş midir?

Elbette etkilemiştir. Her şeyden önce ABD, Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizmeye giriştiğinde, bölgenin en önemli ulusal sorunu olan “Kürt sorununu da çözmeyi amaçladığını” açıkça ilan etmiştir. Bununla da, bölgedeki dört ülkeye dağılmış 30 milyon Kürdü kendi stratejisine bağlamak istemiştir. Kürtlerin son 200 yılı bulan özgürlük mücadelesini ve taleplerini istismar ederek Kürtlerin dinamizminden yararlanmak isteyen ABD, Irak’ta Kürtlerin taleplerinin önemli bir bölümünü karşılayarak bölgedeki bütün Kürtlere, “Benim amaçlarıma hizmet ederseniz ben de sizlerin isteklerine yanıt veririm” demek istemiştir. Bu durum, Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü, daha acil çözülmesi gereken bir sorun haline getirmiştir. Çünkü Türkiye kendi Kürtleriyle bu sorunu çözmezse, Kürtler içinde “Amerikan çözümü”yle birleşen şeyhlerin, aşiret reislerinin etkinliğindeki siyasi çevrelerin güç kazanması mümkün olacaktır. Bugün bu süreç işlemektedir. Bölgede ABD çözümüne karşı çıkan tek ciddi siyasi Kürt örgütlenmesi, Türkiye Kürtleri içindedir. Ama Türkiye’yi yöneten egemenler, bu gelişmelerden, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır. Madem ABD teröre karşıdır o zaman PKK’yi de Irak’tan çıkarmalıdır” diyerek, kendi Kürtleriyle konuşmak yerine, sorunu ABD ile uzlaşarak, onun çıkarlarıyla birleşerek “ABD’ye çözdürmek” istemekte; PKK’yi Kuzey Irak’tan çıkarmak uğruna İran’la ABD’nin çıkarları doğrultusunda düşmanlaşmaya bile razı olmaktadır. Nitekim bu tutum; “koordinatörler” atanmasına kadar gelerek, ABD’nin Türkiye’nin Kürt sorununun çözülmesinde resmen masaya oturması aşamasına gelmiş bulunmaktadır.

ABD, çözümü dayatmış Kürt sorununu kullanarak; onu Türkiye’ye karşı bir silaha dönüştürerek, her dayatmasını kabul ettirecek bir pozisyon edinmiştir. Böylece Türkiye’de Kürt sorununun çözümü şöyle bir ikilemle karşı karşıya kalmıştır: Ya Türkiye kendi Kürtleriyle oturup onların taleplerini karşılayan bir demokratik çözüme yönelecektir ya da ABD, bu sorunu istismar etmeyi sürdürerek Türkiye’deki Kürt sorununu çözmek vaadiyle Kürt sorunuyla oynamaya, Kürtleri yedekleme manevralarına devam edecektir.

Şu bir gerçektir ki; ABD’nin bölgenin haritasını çizerken, burada kendisine dayanak olarak kazanmayı amaçladığı üç dinamik güç vardır: Kürtler, Türkiye ve İsrail! Bu güçlerden İsrail, Lübnan saldırısında püskürtülmüş ve dolayısıyla ABD stratejisi içinde önemini değilse de bölgedeki eski itibarını ve etkinliğini (yenilmez ve korkutucu bir güç) yitirmiş, ABD’nin kendisinden beklediği misyonu yerine getirmesi şüpheli hale gelmiştir. Bunun anlamı ise, ABD’nin stratejisi bakımından Kürtlerin ve Türkiye’nin öneminin arttığıdır. Ancak Türkiye ve Kürtler bir araya gelmesi hayli zor iki güçtür ve ABD; baskıyla, sırt sıvazlamayla, tehditle ya da dostluk gösterileriyle bu iki gücü hem birbirlerine karşı hem de ikisini birden kendi çıkarları doğrultusunda kullanma çabası içindedir. Ve elbette ki, ABD Irak’a müdahaleyle edindiği pozisyonda olmasaydı, bugün bölgedeki ve Türkiye’deki Kürt sorununun çözümünde böylesi bir inisiyatife sahip olmazdı.

ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesi laisizm sorununu da etkilemiş midir?

Bu etkinin birkaç yönü vardır. Bunların birincisi; ABD’nin Batı ve kapitalizminin kendi geçmişinden gelen devrimci değerleri açıkça reddetmeye yönelerek, “Hıristiyan değerleri” kapitalist sistemin imdadına çağırdığı son 15 yıldaki gelişmelerle olmuştur. Dünyanın, Hıristiyan-Yahudi kültürü temelinde dinsel bir atmosfere sürüklenmesi, İslam dünyasında şeriatçı eğilimlere, din üstünden siyaset yapan mihraklara yeni dayanaklar sunmuştur. Dolayısıyla İslam dünyasında şeriatçı güçler mevzi kazanmıştır. Bu alanda ikinci adım ABD’nin İslam’a karşı “Haçlı Seferi” ilan etmesiyle atılmıştır. İslam-Hıristiyan çatışması üstünden bu stratejiye karşı İslam dünyasında gelişen tepki şeriatçı, laisizm karşıtı güçlere yeni dayanaklar sunacak biçimde olmuştur. Irak’ın işgali, Filistin ve Lübnan’a yönelik İsrail saldırıları ise, “Cihad” fikrini yaygınlaştırarak tek tek ülkelerdeki laisizm karşıtlığını güçlendirmiştir. Az çok laik eğitimin olduğu ülkelerde bile, dinsel dogmalar resmi eğitimi de kapsayacak biçimde yaygınlaştırılmaya yönelinmiştir.

ABD’nin bu müdahalesinin bir ifadesi olan “ılımlı İslam-radikal İslam” ayırımıyla; “laisizm-şeriatçılık karşıtlığı”nın yerine “ılımlı İslam-radikal İslam karşıtlığı” geçirilerek, yukarıda sayılan nedenlerle de en aşırı İslami güçlerin eylemlerine bile meşruiyet sağlayan bir gelişme yaşanmıştır. ABD’nin bölgeye müdahalesi ve bölgedeki amaçları olmasıydı, bugün Türkiye’de AKP’nin iktidara gelmesi, “türban”ın, İmam Hatiplerin böyle politize edilmesi, eğitime, sosyal yaşama dini ilkelerin sızmasının bu ölçüde ileri gitmesi, resmi eğitimde bilimin gerçekleri yerine dini dogmayı geçirme çabaları olabilir miydi? her halde bu soruya verilen yanıt “hayır” olurdu. Dahası ABD bölge ülkelerine müdahalede sıkıştıkça; şeriatçı güçlere daha çok yanaşmak zorunda kalacağı bir notaya doğru gitmektedir. Bu da bölgede, yakın gelecekte mezhep savaşlarının öne çıkacağı anlamına gelmektedir. Irak’ta da gelişmelerin bu yönde olduğu apaçıktır. Bu yüzden de Ortadoğu analizcileri giderek bir Şii-Sünni savaşından söz etmektedirler.

Bu kadar ABD karşıtlığı olan ülkede ABD nasıl at oynatıyor?

Bu sadece Türkiye’de değil dünyada da böyle. Irak’ın işgali öncesinde savaş karşıtı eylemlerde de görüldü. Dünya halkları ABD-İngiltere bloğunun Irak’ı işgaline karşı çıktı. Milyonlarca insan alanlara çıktığı halde ABD-İngiltere koalisyonu, Irak’ı işgalde duraksamadı. Türkiye’de de böyle. Halkın çok büyük bir çoğunluğu ABD’ye, onun politikalarına karşı ama hükmet, “ABD stratejik müttefikimizdir” diye tekrar tekrar açıklama yapıyor; Başbakan Beyaz Saray’da Bush’la görüşmeyi marifet saymaya devam ediyor. Lübnan’a asker gönderiliyor... Kuşkusuz ki; bu kadar ABD karşıtlığına rağmen hükümetlerin ABD’nin dediğini yerine getirmesi karşısında etkisiz eylemlerle sınırlı kalınmasının birkaç nedeni var. Bunun en başında halk yığınlarının anti - emperyalist bir mücadele örgütlenmesi içinde olmaması, bu tepkilerin birer birer ya da etkisiz örgütlerin oluşturduğu platformlarla sınırlı “sivil tepki”yle kalmasıdır. Başka bir söyleyişle, günümüzde anti - emperyalist mücadelenin, işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların ve emek örgütlerinin anti - emperyalist bir mücadele cephesinde birleşmemiş olmasıdır. Dolayısıyla da hükümet ve onun politikalarına karşı tepkiler; basın açıklamalarını, mitingleri aşarak üretim ve hizmeti durdurmak, askeri hizmetleri durdurmak, örneğin İskenderun’da Amerikan gemilerini boşaltmamak, İncirlik’te yer hizmetlerini durdurmak gibi etkin eylemler düzeyine varmadıkça sadece “karşı olmak” bir ağırlık oluştursa da etkin bir ağırlığa dönüşememektedir. Dolayısıyla; işçi sınıfının siyasi tavır almasının, sınıf örgütlerinin anti - emperyalist mücadelede ya da demokrasi mücadelesinde tutum almasının önemi burada açıkça ortaya çıkmaktadır.

Emek mücadelesi ile anti - emperyalist mücadele, demokrasi mücadelesi arasında nasıl bir bağ var?

İşçiler, emekçiler, onların sendikaları ve mesleki örgütleri hakları için parmaklarını kıpırdatsalar; karşılarında IMF’yi, Dünya Bankası’nı, Dünya Ticaret Örgütü’nü, uluslararası tekellerin çeşitli organizasyonlarını, ABD ve AB’nin yönlendirdiği küreselleşme politikalarını buluyorlar. Bu yüzden de; küreselleşme politikalarıyla ve onun siyasi yansıması olan emperyalizmle karşı karşıya gelen işçilerin emekçilerin, emek mücadelesiyle anti - emperyalist mücadele arasında almaları gereken uzun bir yol yoktur; daha iyi yaşama ve çalışma koşulları için ya da kazanılmış haklarına yönelik saldırıyı püskürtmek için mücadeleye girmiş olmaları bile onları emperyalizmin çeşitli politikalarıyla yüz yüze getirecektir. Ancak işçi sınıfı bunun ötesine geçtiği ölçüde kendi sınıf çizgisinde bir siyaset yapar duruma gelebilir. Yani işçi sınıfı, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen konularda da tutum aldığı ölçüde; örneğin “Medeniyetler Savaşı” stratejisine, GOP’a, Irak’ın işgaline ya da Lübnan’daki İsrail saldırısına karşı bir tutum alıyorsa, anti - emperyalist mücadele hattına girmiş olur. Çünkü ancak o zaman bölge halklarını emperyalizme karşı mücadele cephesinde birleştirme rolünü üstlenebilir. Ancak o zaman emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele eden (etmesi gereken) dünya işçilerinin mücadelesinin bir “müfrezesi” durumuna gelebilir. Anti - emperyalist mücadele de ancak bir bel kemiğine kavuşmuş olacaktır. Ve ancak bu olduğu ölçüde şu veya bu alanda değişik vesilelerle ortaya çıkan anti - emperyalist, anti - Amerikan tepkiler bu anti - emperyalist mücadelenin bir bileşeni olarak bir işleve ve etkiye sahip olacaklardır.

Demokrasi mücadelesinde durum farklı mı?

Demokrasi mücadelesi açısından da durum çok farklı değildir. Elbette ki, işçiler hükümete karşı sendikal özgürlük mücadelesi ya da genel olarak hakları mücadelesinde demokrasi mücadelesine yaklaşır ama sınıfın demokrasi mücadelesinde yer aldığından, siyasal bir bilince ulaştığından söz edebilmek için işçilerin ezilen halkların ve özgürlük mücadelesi veren toplumsal kesimlerin taleplerini kendi talepleri haline getirmesi gerekir. Örneğin işçi sınıfı, Kürt sorununun çözümünde, kendi çözümü olan demokratik çözümün safında, bu safın en önünde yer almadan demokrasi mücadelesinde oynaması gereken rolü oynadığı söylenemez. Ya da laisizm sorununda kendi tutumunu ortaya koymayan, şu ya da bu burjuva partisinin çözümünün peşine takılan bir sınıfın siyaseti doğrultusunda siyasi tutum aldığından söz edilemez. Onu içindir ki; Türkiye işçi sınıfı bugün sınıf olarak, sınıf örgütleri olarak Kürt sorunu, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, inanç ve vicdan özgürlüğü gibi konularda mücadelenin başına geçen bir konuma gelmediği sürece, sözcüğün gerçek anlamıyla “demokrasi mücadelesi”nde yer almış olmayacaktır.

Bugün Türkiye’de anti - emperyalist mücadele ve demokrasi mücadelesinde karşı karşıya olunan en önemli problem budur. Çünkü işçi sınıfı bir taraf olarak sahneye çıkmadığı için sermaye güçleri işçi sınıfı ve halk yığınlarına gerici-burjuva mihrakların çözümleri arasında seçenek yapmayı dayatmaktadır ve toplum, adeta kırk katır mı kırk satır mı ikilemine zorlanarak, sermaye partilerinin av alanı olan bir platforma itilmektedir.

Anti - emperyalist mücadelenin ve demokrasi mücadelesinin bu temel sorunu nasıl aşılabilecektir?

Bu sorunun aşılmasının tek yolu işçi sınıfının kendi partisinin çizgisine yönelmesi ve bu alanda siyaset yapmasıdır. Bunun içindir ki sınıf partisi, işçi sınıfını siyasal bilinçle donatmak için çaba harcamak, onun siyaset alanında etkinlik göstermesi için elindeki her aracı kullanmak zorundadır. Çünkü işçi sınıfı kendi siyasetini yapmadan ne Türkiye’nin sorunları ne de işçilerin ve emekçilerin haklarına yönelik uluslararası alanda planlanan sermaye saldırılarının püskürtülmesi olanaklıdır. Elbette burada, bugün bu sorunların çözülmesi için adımlar atılamaz, mücadele edilemez denilmek istenmiyor. Mücadele her koşulda yapılmak durumundadır. İşçi sınıfı ancak, sermayenin güç odaklarının girişimlerine karşı tutum aldığı, onlarla bir mücadeleye girebildiği ölçüde siyasal bilinç edinme yoluna girebilecektir. Çünkü siyasal bilinç seyrederek ya da yazıp çizerek edinilen bir şey değil, sermayeye karşı girişilen çeşitli mücadeleler içinde; sınıfın partisi tarafından ortaya konan mücadele çizgisine yakınlaşıldığı ölçüde edinilecek bir bilinçtir.

Peki, bu sorunlar işçi sınıfı siyasal bilince erişinceye kadar çözümsüz mü kalacaktır?

Elbette ki hayır. Böyle düşünmek sınıfa hayatın dışında, saksıda bilinç yetiştirmek anlamına gelir. Tam tersine işçiler, emekçiler bugün de siyasete kendi partilerinin çizgisi doğrultusunda tavır almaya teşvik edilecek, her gelişme, her fırsat bunun için değerlendirilecek; gerçeklerin açıklanması (aydınlatma) faaliyetine aralıksız ve bu görevin gerektirdiği ciddiyetle devam edilecektir. Kaldı ki; işçi sınıfı ve emekçi yığınlar ancak mücadeleye katıldıkları, bugün sermaye partileri ve güç odakları arasındaki mücadelede bir seçenek olarak ortaya çıkabildikleri ölçüde siyasal bilinç edinme yolunda adımlar atabilirler. Onun içindir ki; sınıf partisi her vesileyle işçi sınıfı ve emekçileri uyarmak, örgütlemek, onların saflarını doğru bir biçimde alması için çalışmak durumundadır. Ancak bu yapıldığı ölçüde sınıfın bilincinde gerçek bir ilerleme olacaktır.

Peki, işçi sınıfının, yığınlarının hayata geçirmeye çağırıldığı bu program nasıl bir programdır?

Her şeyden önce sınıf partisinin; biri ötekinin bir aşaması olan iki programı vardır. Bunlara sosyalist literatürde asgari program ve azami program diyoruz. Asgari program demokrasi ve bağımsızlık programıdır; “Bağımsız ve Demokratik bir Türkiye” formülasyonuyla ifade edilebilir. Diğeri ise; “sınıfsız, sömürüsüz, baskısız bir dünya” kurma programıdır ve işçi sınıfının uluslararası programıdır bu aynı zamanda. Sınıf partisinin günlük mücadelesi hiç kuşkusuz ki; bu genel hedeflerin yeniden yeniden ortaya konmasından ibaret olmayan, ama bu iki programın da amaçlarına hizmet edecek biçimde belirlenmiş, güncel çelişmeler üstünden şekillenmiş; emekçi sınıfların, halkın “acil talepleri” uğruna mücadele olarak biçimlenen bir “güncel”, “taktik program”dır. Örneğin bugün sınıf partisinin günlük mücadelesi; yukarıdan beri de ifade edildiği gibi, ABD’nin dünyaya “yeni bir düzen” vermek üzere Ortadoğu’ya müdahale ettiği ve bu müdahalenin önemli bir ayağının da Türkiye’ye biçilen rolle belirlendiği koşullarda, Türkiye’nin başlıca çelişmeleri üstünden belirlenen bir talepler bütünü olarak şekillenecektir.

Bugünkü koşullarda bu talepleri şöyle ifade edebiliriz:

1) Demokratikleşme talebinin ana halkasını oluşturan Kürt sorununun demokratik çözümü için mücadele: Silahların susması, “köye dönüş”ün teşvik edilmesi, bölgedeki olağanüstü hal önlemlerinin kaldırılması, karanlık güç odaklarının dağıtılması, faili meçhullerin ve kayıpların faillerinin bulunması ve cezalandırılması doğrultusunda adım atılması, bu adımların “ayırımsız bir genel siyasi af”la birleştirilmesi ve Türkiye’nin kendi Kürtleriyle oturup barış içinde, hak eşitliği temelinde demokratik bir Türkiye’nin oluşmasının koşullarını konuşmasıdır. Çünkü demokratik bir Türkiye’nin temeli dil, kültür ve hak eşitliği temelinde halkların kardeş olmasıdır.

2) Cumhuriyet’in kuruluşundan beri çözemediği en önemli iki sorundan birisi olan (diğeri Kürt sorunudur) laisizm sorununun çözülmesi için mücadele: Gerçek bir laisizmin ön koşulu olan dinin siyasete alet edilmesinden olduğu kadar devletin dine müdahalesi, daha da önemlisi dinin bir yorumunun “devlet dini” düzeyine yükseltilerek adına “laiklik” denmesine son verilmelidir. Devletin dine müdahalesi; sadece din ya da mezheplerin birbirlerine karşı, ötekileri baskı altına alma, diğerleri üstünde egemenlik kurma girişimlerini engelleme ve dinin siyasete alet edilmemesi için gerekli düzenlemeleri yapmakla sınırlı olmalıdır. Onun içindir ki, Diyanet İşleri Başkanlığı cami yapan, imam atayan, vaizler atayıp, vaazları dikte eden ya da başka türden dini faaliyete karışan bir kurum olmaktan çıkmalıdır. Dolayısıyla devletin “din görevlisi” atama ve maaş verme düzenine son verilmeli; bütün din ve mezhepler dini faaliyetlerini kendileri görmelidir.

3) Emeğe, emek örgütlerine işçi sınıfının ve emekçilerin sağlıktan eğitime sosyal güvenlikten esnek çalışmaya kazanılmış haklarına yönelik saldırıyı püskürtmektir. Sendikal yaşamın ve sendikaların demokratikleştirilmesi, “aktif sendikacı pasif işçi ayırımını kışkırtan sendika yasalarının ortadan kaldırılması, yetki tayininde “referandum” yapılması gibi talepler emek mücadelesinin yeniden yapılandırılması için son derece önemlidir.

Örneğin önümüzdeki seçimlere sınıf partisinin böyle bir “seçim programı”yla girip; ilerici ve demokrat odakları, bütün işçi sınıfını ve emekçileri bu program etrafında; Kürt sorunu ve laisizm sorununda “çözümsüzlüğü çözüm” olarak savunana, işçi ve emekçilerin haklarını değil uluslararası sermayenin çıkarlarını savunan ve emekçilerin kazanılmış haklarını toplumun, devletin, hükümetin, sermayenin yükü olarak gören programlara karşı birleştirmek için mücadele etmesi sadece önemli değil zorunludur da. Çünkü bütün sermaye partileri, en büyük sermaye güçlerinin uluslararası ve ulusal ihtiyaçları doğrultusunda (üstü milli ve dini cila ile boyanarak gerçek amacı gizlenmiş) bir programla seçime katılacaktır. Bu durumda sınıf partisi ve ilerici demokrat güçler, sermaye partilerinin, en büyük patronların çıkarlarının ifadesi olan stratejiye karşı bir savaş açarak; bağımsız demokratik Türkiye talebi ve emekçi sınıfların çıkarları için mücadeleyi esas alarak o partilerle halk yığınlarını karşı karşıya getirmeyi amaçlayacaktır. Bu bir yanıyla Kürt sorunu üstünden milliyetçilikle, statükoyla; öte yandan laisizm üstünden şeriatçılık ve laisizmi din düzeyine yükseltip inanç özgürlüğünü tahrip eden “Kemalistler”, asker ve sivil geleneksel güç odaklarıyla halk yığınlarının karşı karşıya gelmesi demektir. Ve elbette bütün sermaye partileriyle emeğin hakları üstünden de bütün büyük burjuva fraksiyonlar ve siyasi odaklarla işçi sınıfı ve emekçileri karşı karşıya getirmeyi amaçlayacaktır. Bu yüzden de bizim programımız; öyle yazılıp bir köşeye konan değil, halk yığınları içinde tartışmaya açılan, işyerlerinde, semtlerde, kahvelerde, okullarda, sağlık kurumlarında, gençler ve kadınlar içinde her yerde Türkiye’nin bağımsız ve demokratik bir Türkiye olması yolunda tüm ileri güçleri birleştirmeyi amaçlayan bir programdır. Çünkü bağımsız ve demokratik Türkiye mücadelesi için gereken güç, ancak bu talepler doğrultusunda atılacak adımlarla sağlanabilir.

Kısacası sınıf partisinin, ister anti - emperyalist mücadelede ister demokrasi mücadelesinin özgül talepleri doğrultusundaki mücadelede asıl dikkat noktası işçilerin, emekçilerin ileri kesimlerinin bu mücadele içinde yer alması ve üstlerine düşen görevi yerine getirmeleri için çalışmaktır.

Bugün genelde ve özel alanlarda saflaşma, tüm ileri güçlerle; insanlığın olumlu kazanımlarını savunan tüm güçlerle emperyalist güç odakları ve onların uzantıları arasında olma durumundadır. Bu saflaşmanın gerçek hedeflerine yönelebilmesinin koşulu ise, işçi sınıfının, partisinin, emek güçlerinin bu mücadele içinde yeterince ağırlık oluşturmasıdır. Bizlerin asla unutmamamız ve attığımız her adımda dikkatimizden kaçırmamamız gereken de budur. Elbette bu sadece düşüncede dikkatli olmaktan da öte pratikte de çalışmanın bu görevin gerektirdiği hedeflere, istikrara ve inisiyatife sahip olmasını da gerektirmektedir.

Bunun Ortadoğu’daki mücadeleye katkısı nedir?

Yukarıda da çeşitli vesilelerle söylendi. Ortadoğu’ya yönelik Amerikan saldırısına karşı mücadele eden güçlerin en zayıf yönü; modern sınıf güçlerine, ilerici sınıflara ve onların güçlerine dayanmamasıdır. Dolayısıyla Türkiye’de işçi sınıfının, emekçilerin, onların partisinin, sınıf örgütlerinin oluşturacağı bir cepheyle ABD’ye karşı güçleri, anti - emperyalist bir mücadele hattında birleştirmesi mücadelenin gidişatını olduğu kadar sonuçlarını da belirleyecek önemdedir. Böyle bir müdahale, işçi sınıfının anti - emperyalist mücadeleye katılması, onun başına geçmeye yönelmesi (gerçek bir anti - emperyalist mücadele cephesinin oluşabilmesi), bu bakımdan, sadece Türkiye için değil Ortadoğu için de tarihi önemdedir. Dahası, bugün Ortadoğu’daki ülkeler için işçi sınıfı ve emekçiler cephesinde müdahale, böyle bir müdahalenin koşulları için en elverişli ülke, hatta tek elverişli ülke Türkiye’dir. Bu ise bizlerin; sınıfın ileri kesimlerinin, sınıf partisinin, emek örgütlerinin tarihsel sorumluluğunu artırıcı bir durumdur. Onun içidir ki, bugün işçi sınıfı ve emekçi yığınları demokrasi mücadelesi ve anti - emperyalist mücadeleye katma mücadelesini öne çıkarmak tarihsel bir önemdedir.

Çünkü dünyaya emperyalist güç merkezlerinin müdahalesini püskürtmenin ve baskısız, sömürüsüz, barış içinde bir dünya, bir insanlık kurma yoluna girmenin tek gerçek yolu budur.

Çünkü Türkiye de, Ortadoğu da, bütün insanlık da makus talihini ancak böyle yenebilir.


''Hayallerimin gemilerine sığındım sakin bi limana bıraksın diye...Hangi limana yanaştıysam fırtına çıktı...''

online oyun isteyenlere...

ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR- Biz Ne Yapmalıyız?
01-05-2007 23:54:16 PM
Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
tolga19
Cehennet ten
* Üye

Üye No: 15781
Katılım: Jan 2007
Yer: smyrna
Mesajlar: 2,223
Grup: Üye
Durum Çevrimdışı

Rep Ver :
Rep Puanı : 7
Ruh Hali
zararsiz

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #2
CVP: ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?

tam tahmin ettiğim gibi kimseden cevap yok. konu alakadar mı etmiyoo? yoksa çok mu uzun geliyo. konunun önemine bakılırsa çok da uzun sayılmaz aslında. ve çok kapsamlı bi yazı


''Hayallerimin gemilerine sığındım sakin bi limana bıraksın diye...Hangi limana yanaştıysam fırtına çıktı...''

online oyun isteyenlere...

ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR- Biz Ne Yapmalıyız?
15-05-2007 04:00:28 AM
Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
JusTKiNq
The-RockuLa
* Üye

Üye No: 18491
Katılım: Feb 2007
Yer: Bursa
Mesajlar: 2,016
Grup: Üye
Durum Çevrimdışı

Rep Ver :
Rep Puanı : 32
Ruh Hali
psikopat

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #3
CVP: ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?

eLine saqLik tolqa abi ;)


   
                                        
20-06-2007 23:58:34 PM
Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
angelgirl
Zat-ı Muhterem
* Üye

Üye No: 19567
Katılım: Feb 2007
Yer: burası
Mesajlar: 80
Grup: Üye
Durum Çevrimdışı

Rep Ver :
Rep Puanı : 1
Ruh Hali
cesaretli

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #4
CVP: ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?

Emeğine sağlık da bu çok uzun bi yazı olmuş biz tembel bi gençliğiz bence kapsamı daraltsan dahaaa fazla kişi okur


Her karanlık gecenin ardından güneş doğar...
21-06-2007 16:50:10 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Aslı Pekin
üye
* Üye

Üye No: 23352
Katılım: Jun 2007
Yer:
Mesajlar: 414
Grup: Üye
Durum Çevrimdışı

Rep Ver :
Rep Puanı : 3
Ruh Hali
sicak

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #5
CVP: ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?

tolga19 Yazan:
tam tahmin ettiğim gibi kimseden cevap yok. konu alakadar mı etmiyoo? yoksa çok mu uzun geliyo. konunun önemine bakılırsa çok da uzun sayılmaz aslında. ve çok kapsamlı bi yazı


canım kardeşim. sorunların çözülebilitesi az

konu uzun

gençler zevke perverde

senin gibilierin nadirliği ..

Beklem bence sen mesaj :)


Örselen aşklara inat uzak bir diyardayım
21-06-2007 18:26:45 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
koruyucu
Banned
Banned

Üye No: 27657
Katılım: Jan 2008
Yer:
Mesajlar: 119
Grup: Banned
Durum Çevrimdışı

Rep Ver :
Rep Puanı : 6
Ruh Hali
zararsiz

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #6
Cvp: ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?

cok güzel bir konu olmuş ellerine saglik.DisCicek


Ölümün bizi nerde bekledigi belli degil, iyisimi biz onu her yerde bekleyelim
26-03-2008 01:07:55 AM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
loopus25
mAtEmAtİkçİ
* Üye

Üye No: 22856
Katılım: May 2007
Yer: Tatildeyim...
Mesajlar: 787
Grup: Üye
Durum Uzakta

Rep Ver :
Rep Puanı : 19
Ruh Hali
cilgin

MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla




Mesaj: #7
Cvp: ORTA DOĞU'DA NELER OLUYOR-BİZ NE YAPMALIYIZ?

kaynak belirtmemişsin yazı sanamı ait?




25-->74
03-06-2008 13:36:35 PM
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği mesajları bul Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme  Konuyu Gönder 

Yazdırılabilir Bir Versiyona Bak
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Abone Ol | Konuyu Favorilerine Ekle

Foruma Git: