Nba 'deki Temsilcilerimiz Hedo ve Memo Hakkındaki Bilgileri bu başlık altında paylaşalım ..
Hidayet Türkoğlu, (d. 19 Mart 1979, İstanbul) NBA takımı Orlando Magic'de forvet pozisyonun görev yapan basketbolcu. Efes Pilsen'de basketbola başlayarak yıldızlaşan Hidayet Türkoğlu, NBA'de oynayan Türkiye doğumlu ilk basketbolcudur. Efes Pilsen'de pek çok başarı kazandıktan sonra 2000 yılında NBA Draftı'nda Sacramento Kings tarafından 16. sıradan seçilmiştir. Şu an başarılı bir form grafiği çizmektedir.Ayrıca 2008 sezonunda NBA'de en çok gelişme kaydeden oyuncu seçilmiştir.
[Tek Kral T-Mac] Hsm Kimdir? Tıkla Tıklayabilirsen
Hidayet Türkoğlu was the first Turk to join the NBA and is currently considered the best all-around basketball player Turkey has ever produced. Türkoğlu is a versatile player who has played four positions from point guard to power forward during his career. He also plays for the Turkish national basketball team. CHILDHOOD: Born on 19 March 1979, Hidayet Türkoğlu is the youngest of two brothers. He grew up in Istanbul, in Bayrampaşa's Yıldırım Quarter, and attended Bayrampaşa Yıldırım Primary School. TÜRKOĞLU: I was born on 19 March 1979, in Istanbul, the second son of a family who emmigated from Yugoslavia. It was during the years I was attending Bayrampaşa Yıldırım Primary School that I was first introduced to basketball. In those days I was going to training sessions with my older brother, Neyzat, and when the coaches discovered I could play well, they let me join his school team at the age of 10. Later on, thanks to my success while playing basketball, I won a scholarship at Private Çavuşoğlu College. I studied and continued to play on the basketball team at Çavuşoğlu College until I was 15 years old. Soon afterwards, I transfered to the Efes Pilsen Sports Club and while I was playing with the Efes Pilsen Junior Team, I continued my formal education at Çavuşoğlu College. During that time, the school basketball team also made several extremely successful breakthroughs: • National Secondary School Championship • National High School Championship • International High School Championship • Ranked 2nd at International High School Championship At the last championship I participated in, I was awarded MVP (Most Valuable Player). My education at Çavuşoğlu College punctuates these successes because it led to me becoming a professional basketball player for Efes Pilsen. In 1997, I signed on to Efes Pilsen's A Team and played with them for four years. During the Eurague 1999-2000 season's final round of tournaments I was chosen as one of the top five players. Up until that time, it was the most significant accomplishment a Turkish basketball player had ever achieved. Riding on the coattails of that success, I decided to to leave Turkey and make myself eligible for the NBA draft. My lawyer in America arranged for me to attend a training camp where 15 teams participated and, at 6'10" (208cm) 220lbs (99.8kg), I was able to get my name onto the unsigned player rosters. It was then that I became the Sacramento Kings' first-round 16th pick, and went onto play three seasons with Sacramento as forward. And so I became the NBA's first Turkish-born player. 2000-2001 was my first season with the NBA. In the beginning I was very excited and I also struggled with some adaptation problems, but in spite of all the obstacles, the second half of that season went very well and I was chosen to play on the All-Star Rookie Team. I was also selected as a finalist for the NBA's Sixth Man of the Year Award in my sophomore season. In 2002, at the All-Star Hoop-It-Up, a three-on-three tournament, the game finished tied 9-9, and I slam-dunked the winning three-pointer in the sudden death championship. I still keep the award they gave me for that win at home. At that time, my place on the All-Star Rookie Team was one of the most successful achievments a Turkish player had ever accomplished. A year later, I was traded from the Sacramento Kings to the NBA Finals Champion, San Antonio Spurs. That year, the San Antonio Spurs were number one in the NBA's rankings for several weeks running. During that season, Tim Duncan and I participated in an advertising campaign for Adidas, and at the end of the season I was a free agent. Even though the San Antonio Spurs and the Phoenix Suns made good offers, I signed a six-year contract with the Orlando Magic. The 2004-2005 season was great and I was ranked as one of the most reliable and valuable sixth men in the NBA. At the end of that season, I married my childhood sweetheart Banu Ergün. Immediately following our wedding, I completed my compulsory military service in one month at the 58th Infantry Recruit Training Field Headquarters in Burdur, Turkey. My 2005–2006 season as a small forward was also very rewarding; my averages increased to 13.8 points per game, ranking me fourth on the team. During the Magic's winning streak that year, my play was good, and I played an important r in their success by scoring 24, 22, 30 and 25 during a four-game stretch which helped lift Orlando back into the NBA PlayOffs picture. In April this year, I scored a career high of 37 points against the Toronto Raptors. Even though I've had some some ups and downs and wasn't feeling all that well at the beginning of the 2006–2007 season, my performance during the second half of the season once again helped lead Orlando Magic towards its first playoff appearance in four years. Hidayet's Favorites: Favorite food: Rice, Bosniak Pie Favorite film: Gladiator, The Lord of the Rings Favorite drink: Sprite Favorite car: Range Rover, Mercedes Favorite venue: Istanbul, Reina Favorite watch brand: Bulgari, Rx Favorite cities: Istanbul, Miami, New York Favorite animal: Labrador Favorite female vocalist: Sezen Aksu Favorite male vocalist: İbrahim Tatlıses Favorite comedian: Cem Yılmaz Favorite basketballer: Scathy Pippen Favorite female actor: Angelina Jolie, Lucy Liu Favorite male actor: Robert De Niro, Denzel Washington Most used electronics: Cell Phone, Laptop, DVD Player Last book: Secret Favorite Football Team: Fenerbahçe kaynak: http://hedo79.com
İstanbul'dan Bursa'ya uzanan yolda küçük bir sahil kasabası olan Yalova'da, 26 Mayıs 1979'da doğdu Abdullah ve Nimet Okur'un tek oğulları Mehmet Okur. Okur çiftinin ilk çocuğu, Mehmet'ten 7 yıl önce, 1972'de doğan kızları Yasemin'di. Mehmet'ten 7 yıl sonra, 1986'da ise çiftin ikinci kızı Seda dünyaya geldi. Bu beş kişilik ailenin kökleri ise bir taraftan Bosna'ya ve diğer taraftan ise günümüzde büyük bir bölümü Gürcistan sınırları içerisinde bulunan büyük Kafkasya'ya ve Ukrayna'ya dayanıyordu. Mehmet Okur'un ismini aldığı kişi olan büyük büyük babası Mehmet Bey, Bosna-Hersek'te imamlık yaparken Türkiye'ye, Adapazarı'na göç etmiş. Onun oğlu Mahmut ise Zehra adında bir kızla evlenmiş ve Abdullah'ı dünyaya getirmişler. Nimet Okur'un ailesi ise dünyanın farklı bölgelerinden gelmişler. Annesi Fatma Hanım Ukrayna vatandaşı iken, babası Süleyman Baştimur ise bir Kafkasyalı imiş. Kısacası Abdullah ve Nimet Okur'un kaderlerini birleştiren ve bir aile kurmalarını sağlayan, dünyanın farklı bölgelerinden Türkiye'ye göç eden ve onları burada dünyaya getiren ataları olmuş. Onlara göre sahip oldukları genler, birlikte yarattıkları yeni jenerasyonun geleceğinde büyük etkiye sahip. Örneğin Mehmet'in sahip olduğu güç ve dayanıklılık büyükannesi Fatma'nın kişiliğinin mükemmel bir yansıması niteliğinde. Halen hayatta ve sağlıklı olan Fatma, gençliğinin büyük bir bölümünü II. Dünya Savaşı sırasında Polonya'daki Alman toplama kamplarında geçirmiş. Bugün Ukrayna olarak adlandırılan topraklarda gerçekleşen Nazi istilası sırasında esir alınan Fatma Hanım tam anlamıyla cehennemi yaşamış. Çoğu günler kuru bir ekmek parçası ile yaşamını devam ettirmek zorunda kalmış. Ancak hayatta kalacak kadar zeki ve dayanıklıymış. Kısa zamanda Almanların çoraplara ve saçlara ekstra dikkat ettiğini fark eden Fatma Hanım, çoraplarını olabildiğince temiz ve saçlarını mümkün olduğunca toplu tutmuş. Bu sayede ve kampta görevli onbaşıya ölmüş olan kızını hatırlatıyor olmasının da sayesinde Fatma Hanım kampta diğer mahkumlara oranla çok daha özgür hareket etme şansını yakalamış. Kampı çevreleyen dikenli tellerin altından gizlice geçerek ve nöbetçileri atlatarak kampın yanındaki patates tarlasına giderek patates toplayan Fatma Hanım, büyük zorluklarla taşıdığı patatesleri kamptaki kömür ocağında pişirerek diğer mahkumlara dağıtacak kadar cesur, akıllı ve merhametliymiş. Gerçek bir beyefendi olan Süleyman Baştimur ise Akdeniz Olimpiyatları'nda güreş dalında şampiyonluğa ulaşan bir sporcuymuş. Müthiş bir güreşçi olan Süleyman Bey hiç kuşkusuz farklı koşullar altında sonraki yıllarda Dünya ve hatta Olimpiyat şampiyonu olabilecek yeteneğe de sahipmiş. Abdullah Okur, ailesi buraya taşındıktan sonra Yalova Belediyesi'nde çalışmaya başlayan bir memurdu. İş konusunda oldukça becerikli olan Abdullah Bey, ucundan tuttuğu her işin altından kalkabilen ve ailesi için her zaman elinden gelenin en iyisini yapan bir adamdı. Sıfırdan başlamak hiçbir zaman kolay olmadı. Diğer birçok göç etmiş aile gibi Okur'lar da hayata sıfırdan başlamak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle de Mehmet ve kız kardeşleri için hayatın ilk yılları pek de kolay olmadı. Mal varlıkları yoktu, ancak aile içerisinde her zaman sevgi ortamı hakimdi ve aile üyeleri birbirlerine destek olmak konusunda fazlasıyla cömertti. Nimet Okur büyük kızları Yasemin'i de, Mehmet'i de evlerinde bir ebe yardımıyla doğurmak durumunda kalmıştı. Belediye için çalışan Sevim adındaki ebe Nimet Hanım Mehmet'e henüz bir aylık hamileyken kendisine sağlıklı ve iyi bir erkek çocuk sahibi olacağını söylemişti. Ebeler arasında yaygın bir yöntem olan bu tahmin konuşması hem annelere yardımcı olmak, hem de doğum bittiğinde iyi bir bahşiş almak için yapıldığından, Nimet Hanım ebe'nin sözlerini pek de dikkate almamıştı. Fakat ebe'nin ısrarlı kehaneti, 1½ aylık bir bebek olan Mehmet'i ilk kez doktora götürdüklerinde halen Nimet Hanım'ın kulaklarında çınlıyordu. Mehmet tam 63 cm. boyundaydı. Karamürsel'de bir A.B.D. Donanma Üssü vardı. Orada Mehmet'i muayene eden bir doktor Abdullah ve Nimet Okur çiftine, oğullarının Amerikan standartlarının dahi üzerinde bir büyüme göstereceğini söyledi. I. Dünya Savaşı sırasındaki zorlu yıllar sonrasında II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Türkiye'de yaşanan kıtlık; bebekler, genç erkekler ve bayanlar için "Amerikan Standartı� kavramını Türk aileleri için son derece önemli bir ölçü birimi haline getirmişti. Bu olaydan yıllar sonra, aynı doktorun bir tatil sırasında Okur ailesiyle karşılaşması ve boyu 2 metreyi aşan Mehmet'i gördükten sonra Nimet Okur'a dönerek "Ben size söylememiş miydim?� demesi ise çok ilginç bir tesadüf ve unutulmayacak bir olaydı. Bugünkü haline bakarak Mehmet'in kolay bir bebeklik dönemi geçirdiğini ve çabucak büyüdüğünü düşünmek büyük bir hata olur. Neredeyse 1½ yaşına kadar Mehmet oldukça kötü bir öksürükle boğuştu. Doktorların bronşit teşhisi koyduğu bu rahatsızlık, Mehmet'in geceleri uyumasını güçleştirirken, anlaşılamaz bir şekilde öksürük gecenin karanlığı çöktükçe ve zaman geçtikçe daha da kötüye gidiyordu. Ebeveynlerin çok iyi bildiği üzere uyumayan bir bebek aynı zamanda uyumayan aileler demektir. Abdullah Okur'un yoğun ve yorucu iş temposu nedeniyle Mehmet'in yatağının başında 1½ yıl boyunca her gece beklemek anne Nimet Okur'a düştü. Bebeğini uyutabilmek için akla gelebilecek her türlü yöntemi deneyen Nimet Okur denemelerinden bir tanesinde bir nebze olsun başarıya ulaştı. Mehmet'i ayağında sallayarak uyutmayı deneyen Nimet Hanım bu uğraşında kısa periyotlar için de olsa zaman zaman başarıya ulaşmanın zevkini ve mutluluğunu yaşadı. Kimi geceler Tanrı'ya 10-15 dakikalık deliksiz bir uyku için yalvaracak duruma gelen Nimet Hanım, Mehmet neredeyse 2 yaşına geldiğinde doktorların verdiği bir haberle sarsıldı. Doktorlar küçük Mehmet'in astım olduğunu söylemişti. Derin bir üzüntü yaşayan Nimet Hanım buna rağmen yılmadı ve bir an önce oğlunu bu hastalıktan kurtarabilmenin arayışına girdi. Aile çevresinde astımı olan bir akraba bulan Nimet Hanım, ondan saf zeytinyağına yatırılmış "damla sakızının Mehmet'e iyi gelebileceğini öğrendi. Saf zeytinyağında tam sekiz gün dinlendirdiği damla sakızını dokuzuncu gün koca bir kaşıkla küçük Mehmet'ine verdi. Bu mucize iksir(!)in yarattığı sonuç ise formülü veren kişiyi dahi hayrete düşürecek nitelikteydi. Mehmet'in vücudu mümkün olan her şekilde solunum yollarındaki balgamı dışarı atıyordu. Nimet Okur o günü oğlunun yeniden doğduğu gün olarak ilan etti. Artık sağlık problemlerinden kurtulmuş olan Mehmet, günde ortalama 4 litre taze süt içiyordu. Mehmet'in her geçen gün artan iştahı da heybetli bedenine ihanet etmiyordu. Sürekli büyükannesine giderek annesinin hazırladığı porsiyonların kendisine yetmediğinden yakınan Mehmet, daha fazlasını istiyordu. Fatma Hanım ise onun favorisi olan tostu mümkün olan en büyük şekilde hazırlamakla meşgul oluyordu. Büyükannesinin iki, üç ve hatta dört katlı dev tostlarını büyük bir afiyetle yiyen Mehmet, ne var ki kazandığı enerjiyi derslerine kafa yorarak değil, Atari salonlarında vakit geçirerek harcıyordu. O dönemde Türkiye'nin büyük şehirlerinde mantar gibi çoğalan Atari salonlarına diğer tüm çocuklar gibi büyük ilgi duyan Mehmet, gününün büyük bölümünü Atari oynayarak ya da futbol oynayarak geçiriyordu. Ama çocuklar Atari salonlarında değil, ders başında vakit geçirmeliydi. Küçüklüğünden itibaren pratik ve keskin bir zekaya sahip olan Mehmet de bunun pekala farkındaydı. Bu yüzden haylazlıklarını örtbas etmek için okul konusunda elinden gelenin en iyisini yaptı. Okul tarafından eve gönderilen uyarı mesajlarını postacının posta kutusuna atmasını sabır ve dikkatle bekleyen Mehmet, anne ve babası görmeden bunları ele geçirerek imha etmek konusunda uzmanlaşmıştı. Okul çareyi her gün Mehmet'i okula getirmesi için Atari salonuna bir çocuk göndermekte buldu. Ancak Mehmet çocuğu karşısında her gördüğünde sinirlenmeden önce orayı terk etmesini istiyor ve amacına da ulaşıyordu. Devamsızlığının 19. gününde neyse ki okuldan gelen uyarı mesajı Abdullah ve Nimet Okur çiftine ulaştı. O gün mesajın eve ulaşması hayati önem taşıyordu çünkü Mehmet okulu bir gün daha kırmış olsa, bir dönemde 20 gün devamsızlık yaptığı için okuldan atılmış olacaktı. kaynak: memo13.com