Yeni Zelanda’nın kuzey adalarında bulunan Waitomo mağaralarında karşılaştığı Arachnocampa luminosa adlı böceğin davranışları ve hayat çizgisi, Prof. Joachim Illies isimli araştırmacıda büyük bir hayret uyandırmış; Illies gördüklerini, biyoloji sahasında müşahede edilebilecek bir mu’cizevî hâdise olarak değerlendirmiştir. Illies’in ifadeleriyle Arachnocampa luminosa adlı böceğin hayatından birkaç enstantane: “Sandalımızla mağara girişinden itibaren deniz akıntısını takip edip, birkaç dönemeci geçtikten sonra rastladığımız bir kubbe âdeta nefeslerimizi kesti. Mağaranın derin karanlığında binlerce yıldızla bezeli bir gökkubbe ihtişamını andıran görüntü, bizde bilinmeyen bir gezegendeymişiz hissini uyandırdı. Bizden çıkan bir ses, sandalın küreklerinin veya teknemize çarpan şiddetli bir dalganın sesi, bu esrarlı yıldızların korkmuşçasına âniden sönmesine sebep oluyordu. Bu ürkek yıldızlar kısa süre sonra korkularını atlatıyor, tekrar bütün ihtişamlarıyla parlamaya başlıyorlardı. Binlerce ışık, bu manzarayı şaşkınlık içinde seyredenleri muhteşem bir aydınlığa garkediyordu.” Prof. Joachim Illies, bu büyüleyici sahneyi hazırlamada rol alan oyuncuları ve bu ışık gösterisinin arkasında yatan gerçekleri artık kavrayabildiklerini belirtiyor. Bu muhteşem ışık tablosu, Arachnocampa luminosa isimli bir tür ateşböceğine yerleştirilen ve mu’cizevî şekilde işletilen bir sistem üzerinden gerçekleştiriliyor. Türkiye’de de halk dilinde ateş veya kandil böceği denen bu böceğe benzer başka türler yaşadığı biliniyor. Böceğin içine yerleştirilmiş ve ışığın üretilmesinde kullanılan sırlı mekanizmalar Işık üretecek şekilde yaratılmış mikroteknolojik bir organ, böceğin karın bölgesine yerleştirilmiştir. Böceğin hayatı için gerekli olan bu ışık organının birbirine çok yakın bölümlerinde, ışık üretmede kullanılacak iki kimyevî madde üretilir. Lusiferin ve lusiferaz olarak adlandırılan bu iki maddenin birbiriyle karıştırılması ve solunumla sağlanan oksijenin de bunlara ilâve edilmesiyle ışık çıkarılacağını bu böcekler bilmemektedir. Bu maddelerin hangi miktarda kullanılacağı ve kimyevî reaksiyonun ne gibi basamaklardan geçerek yürütüleceği hakkında da bu akıl ve şuurdan yoksun böceklerin bir fikri yoktur, yani böcekler çıkarılan ışığın mahiyetinden habersizdirler. Son derece girift bir işleyişe sahip bu mekanizma sayesinde, ateşböcekleri tam üç saat boyunca ışık çıkarabilirler. Konu ile alakalı resim için tıklayınız. Normal bir ampul, elektrik enerjisinin ancak % 3-4’ünü; bir flüoresans ampulü ise, ampule giren elektrik enerjisinin % 10’unu ışığa dönüştürebilir, enerjinin kalan kısmı ise ısıya dönüşür. Ampule dokunduğumuzda elimizi yakan bu ısı, üretimdeki kayıptır. İdeal olan ise % 100’lük bir verimdir, yani bütün enerjinin ışığa dönüştürülmesi ve hiç ısı çıkmamasıdır. Bugün bizler aydınlatma teknolojisinde henüz bu seviyeye ulaşamadık. En verimli tasarlanan aydınlatma cihazları bile bir miktar ısı çıkarmaktadır. Ateşböceklerinin küçücük bedenlerinde ise, mühendislerin ulaşmaya çalıştıkları fakat başaramadıkları % 100 verimle ışık üretim işlemi, binlerce yıldır gerçekleştirilmektedir. Darwinizm, A. luminosa’nın ışık saçma sistemini açıklayabiliyor mu? Waitomo mağaralarında yaşayan A. luminosa türü ateş böcekleri, biyoluminesans (kimyevi reaksiyonlar neticesinde ışık üretme sistemi) olarak isimlendirilen sistemle donatılmıştır. Araştırmacılar ‘Arachnocampa luminosa’nın, niçin özellikle mağarada yaşadığını ve çevresine ışık saçtığını’ bulmaya çalışıyorlar. İlk akla gelen şey, bu böceğin avını yakalamada ışığı kullanmasıdır. Çünkü Arachnocampa luminosa, hayatını devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu besinlerini, vücudundan sarkıtılan yapışkan bir ipliği kullanarak karşılamaktadır. Karanlık bir mağarada ışığın tesiri çok güçlü olduğundan, böylece ışığa koşan avlar, bu yapışkan ipliğe takılıp, yakalanmakta ve iple beraber sindirilmektedir. Evrimciler bir böceğin biyomühendislik açısından bu kadar kompleks bir mekanizmaya nasıl sahip olduğunu tabiî sebeplerle açıklamaya gayret etseler de, verdikleri cevaplar, aklı, mantığı ve vicdanları tatmin etmekten çok uzaktır. Bu tatmin etmeyen cevaplardan birisini, davranış bilimcisi ve Nobel mükâfatı sahibi biyolog Niko Tinbergen, 1972’de yayımlanan hayvan davranışları konusundaki pratik araştırmalarına yönelik eserinin giriş bölümünde şu şekilde veriyor: “Bir hayvanın akla hayale gelmeyen şeyler yapabildiği ve içinde yaşadığı çevresine uyum sağlayabildiği tamamen ortadadır: Zîrâ evolüsyona yönünü çevre verdi ve vermeye devam ediyor.” Sizleri gülümseten bu cevabın bir benzerini de Darwin’den yaklaşık yüz sene sonra gelen Konrad Lorenz üzerine basa basa şu şekilde ifade ediyor: “Canlıların yapısında ve davranışlarındaki bütün önem taşıyan teferruatlar Charles Darwin’in keşfettiği mekanizmalarla izah edilebilir kanaati, yaşlandıkça içimde daha çok güçleniyor.” İşte tabiata sığ ve sathî bir nazarla yapılan çarpık bir bakışın neticesi… Tabiatın içinde kalarak ve evrimci bir mantıkla hayvan davranışlarını açıklamaya çalıştığımızda, şu akıl ve mantıkla izah edilemeyecek tesadüfleri kabullenmemiz gerekiyor: Arachnocampa’nın evrimleşmesinin(!) bir safhasında kimyevî ana madde olan lusiferin tesadüfen oluştu ve gerekli olan lusiferaz enzimi de tamamen tesadüfî olarak meydana geldi ve böylece ışıldama başlamış oldu. Ateşböceği lârvalarının da ışık üretmesi gerçeği ortaya çıkınca, ışık üretim sisteminin ‘tesadüfen meydana geldiği’ görüşü son yıllarda bir hayli sarsıntı yaşamıştır. Bunun sebebi ise lârvaların ışık üretmeleri için bir gerekçelerinin olmaması hakikatidir. Lârvaların ışığa tamamen duyarsız mikroorganizmalarla (mantar sporlarıyla) beslendiğini göz önünde bulundurursak, üretilen ışığın beslenme açısından bir öneminin olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor. Zor şartlarda, beslenme yoluyla kazanılan enerjiyi lârvaların niçin ışık üreterek israf ettikleri, Darwinizmin mekanizmalarından biri olan seleksiyon açısından açıklanır gibi değil. Her yetişkin A.luminosa’nın lârva safhasından geçtiğini göz önünde bulundurursak, Darwinizmin çözüme götüren ‘gelişme zinciri’ bu böceğin lârva safhasında parçalanmaktadır. Çözüm ve izah mekanizmaları olan tesadüfî mutasyonlar, seleksiyonlar ve rekombinasyonlar böylelikle tezatlar ve tutarsızlıklar mekanizması hâlini almaktadır. Bu harika böceğin lârva safhasına yönelik tespitleri bir kenara bırakıp evrimleşme(!) maceralarının son safhasına gelelim. Darwinizme göre bir zaman önce ateşböceklerinden biri tesadüfî olarak ışık üretmeye başladı(!) Bu yeni karşılaştığı fizyolojik özelliği sayesinde güçlendi ve kendisi bu ışığı ile dikkat çekmesine rağmen düşmanlarına yem olmadan, çevresindeki böcekleri daha kolay tuzağa düşürdü. Avlanmada yakaladığı bu yeni avantajı kendinden sonraki nesillere miras bıraktı(!) Bu arada ışık üretme kabiliyetine sahip olamadıkları için geri kalan(!) eski tip böcekler dünyadan yok oldu. Böylelikle ateş böceği fizyolojik ve anatomik olarak zirveye çıkarak gâyesine ulaştı. Ayrıca gelecek milyonlarca sene içerisinde hiçbir değişikliğe gerek kalmadı. Lütfen gülmeyin! En otorite evrim bilimcileri aynen bu şekilde söylüyorlar! Gerisini hayal etmek sizin muhayyilenize kalmış! Evrimciler bu mağara böceğinin sadece ışıldamasını değil, vücudun arka kısmında bir reflektör dokusuyla yaratılmasını, ışığın yoğunlaştırılarak bir yöne yansıtılması gibi gerçekleri de bu akılsız ve şuursuz mekanizmalarla izah etme mecburiyetinde kalmışlardır. Aksi takdirde üretilen ışık şuursuz bir şekilde mağaranın tavanını aydınlatacaktı. Durun daha bitmedi! Hava dalgaları hissedildiğinde (bu dalgalar ultrasyon metoduyla avlanan bir yarasanın habercisi olabilir) ışığı kontrollü bir şekilde açıp kapatabilme ve yerini gizleyebilme kabiliyetini de, evrimciler bu mekanizmalarla izah ettiklerini sanmaktadırlar. Allah’ın yarattığı gerçeğinin itirafı Darwinistler için o kadar zor olsa gerek ki, bu kadar mânâsız ve asılsız nazariyelere yapışıp kalabiliyorlar. Bu görüşler karşısında, “bilimle uğraşan insanların dar görüşlü olmamaları gerektiği ve tesadüflerin meydana getirdiği bu tür yapıların şeklini henüz anlayacak seviyede olmadığımız” gibi bir cevabı bir Darwinistten almamız muhtemel. Onlara göre “tesadüflerin, bu mekanizmaların işleyişinde nasıl bir fonksiyon gördüğünü anlamamızı sağlayacak bilgilere henüz sahip değiliz; fakat bu durum ileride değişebilir.” Konu ile alakalı resim için tıklayınız. Darwinistler, ‘Allah yarattı.’ itirafı yerine, tesadüfe en imkânsızı yakıştırmaktan geri durmuyorlar. Bu itiraf onlar için çok zor olmalı ki böylesine mânâsız ve asılsız görüşlerle kendilerine çıkar yol arıyorlar. Bu mevzuda tanınmış biyolog Prof. Ernst Mayr bizlere şu teminatı veriyor: “Tabiatta çeşitliliğin mutasyon ve rekombinasyon yoluyla üretilmesi, sadece tesadüfle oluyor. Her ferdin kaderini ise, çevre faktörleri seleksiyon yoluyla belirliyor. Tabiatta uzun vadeli kararlara rastlamak mümkün değildir. Bir ferdin tabiatta başarılı veya başarısız varoluşuyla alâkalı kararlar bu mekanizmaların tesiriyle o an için veriliyor.” Halbuki Mayr’e otomobilinin sadece cam sileceklerinin bile tesadüfen meydana gelip gelemeyeceğini sorduğumuzda ‘bu çok saçma bir soru’ diyebilecektir. Mayr’in iddia ettiği ‘çevre faktörlerinin tekâmüle yön verme hususu’ beraberinde bazı soruları da getirmektedir. Mağaraların ana maddesi olan kireç taşının biyolojik olarak ölü olduğunu düşündüğümüzde, böylesine kompleks bir organizmanın meydana gelmesinde esas sebep olarak gösterilmesi pek mantıklı gelmiyor. Bu mağaralarda A.luminosa’nın özelliklerine sahip olmayan sayısız başka böcekler de yaşıyor. Meseleye neodarwinist bir açıdan yaklaştığımızda bu karanlık mağaralarda yaşayan böceklerin teori gereği gözlerinin körelmiş olması gerekiyordu. Zîrâ evrimcilerin temel bir mekanizma olarak gördükleri tabiî seleksiyon iddiasına göre göz, karanlıkta yaşayan bu organizmalara hiçbir avantaj sağlamadığından işe yaramaz bir organ olmalıydı. Böcekler göze ayırdıkları enerjiyi başka bir duyuya aktarmaları durumunda tekamül gereğince, kendilerine çok daha büyük bir avantaj sağlamış olacaklardı. Halbuki bunun tam aksine bu böceğin çok mükemmel gözleri var. Çünkü gözü olmasaydı hemcinslerinin çıkardığı ışığı görüp haberleşemeyeceklerdi. Anlaşılıyor ki Allah’ın bir sanatı olan A.luminosa’yı neodarwinist kalıplara sokmak en ünlü Darwinistler için de oldukça zor. Niko Tinbergen gibi bir gözlemcinin bu mevzudaki sözleri kendisinin meseleyi izah edemeyişinin bir itirafı ve evrimin arka plânının bir muammadan ibaret olduğunun kabulü olarak değerlendirilebilir. Yaratılıştaki esrarengiz perdeyi, en imkânsız tesadüfleri birbirine dayayarak kaldırmaya çalışan Darwinistler acaba hiçbir şeyi izah edemediklerinin farkındalar mı? Bu izah denemeleri aslında hiçbir şeyi izah edemedikleri itirafını gerektiriyor. Bilim, görülen nesneleri izah için teoriler geliştiriyor. Bilgi boşluğunun ve tabiata bulanık nazarlarla bakmanın alacakaranlığında bu teoriler gerçekmiş gibi algılanıp realiteyle eş değerde tutuluyor. Böylelikle bilim kendi elleriyle şişeden çıkarıp hayat hakkı tanıdığı cine esir oluyor. Joachim Illies de şu sözleriyle herhâlde bunu vurgulamak istiyor: “Kutsal inekleri gereksiz yere rahatsız etmemek lâzım. Darwinizm de günümüzde bu kutsal Hint inekleri gibi oldu. O kutsal inekler araba yolunun ortasında dururlar ve onları rahatsız etmemek için trafik, tâlî yollara yönlendirilir.” Canlılar dünyasında Arachnocampa luminosa gibi yüzlerce örnek, Darwinistlerde ****fizik ‘baş ağrısına’ yol açmaktadır. Bu ‘****fizik baş ağrısı’nın karşısında suskun kalmanın vebalini ‘Darwinist tesadüfün’ boynuna yüklediler. Bu yüzden vicdanlarını bastırarak ve gerçekleri saptırarak giriştikleri izahlar çok yetersiz ve mânâsız kalıyor. Halbuki bu kadar çıkmaz sokaklarda, tabiatın, tesadüfün ve şuursuz seleksiyonun peşinde dolaşacaklarına, bir kere de ilmi ve kudreti her şeye yeten Yaratıcı’ya yönelmek akıllarına gelse ne güzel olurdu!
Sensiz Can CekismeLerim Boqusuor Ruhsuz BedenimLe..! 1 lc lsyan MisaLi, Hükmedemior Beynim kaLbime.. Aqır qeLior PompaLadıqı Kan iLikLerime..! Hani ' Et Tırnaqtan AyrıLmas ' DerLer Yha.... " YaLan !! " TırnakLarıMı SöktüLer ! Bir Bir eTimdeN ßeniM.. 1 qün SaDece 1 qün VéRin Bana SonRa DöNeRim KaRaNLıqa